Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

SENİ TARİHE GÖMSEM SIĞMAZSIN AZİZ İSATANBUL

 

SENİ TARİHE GÖMSEM SIĞMAZSIN AZİZ İSTANBUL

 İstanbul'da  Asya ile Avrupa Kıtası'nı su  altından birleştirecek 'bin  5 yılın projesi' Marmaray  için yapılan kazılar sırasında tarihin en önemli " arkeolojik keşiflerin­den birini de gerçekleştirdi. Yenikapı Arkeolojik Kazı Alanı iler­ledikçe İstanbul'un tarihi daha da gerilere gidiyor. Ancak Marmaray Projesi'ni de şimdiden 2 yıl geciktirdi. İstanbul'un 2 bin 500 yıllık  tarihiyle bilinen yaşı da M.Ö. 6000  yıllarına uzandı. Gökhan Tan'm   http://www.medyakronik.com/ internet sitesinde yayınlanan haberine göre, dört yıldır sürdürülen kazılar­da ilk kez İstanbul'un tarih öncesi dönemine inildi. Deniz seviyesinin 6.3 metre altında! ulaşılan mezarlar M.Ö. 6300 ile 6000 arasına tarihleniyor. Buluntular, İstanbul'un tarih öncesi dönemine ait bugüne kadar ulaşılamayan bilgiler sunuyor.

Yenikapı ve çevresinde İmparator Theodusius (379-3995) zamanında faaliyete geçen limanda 30'un üzerinde antik batık bulundu. Yenikapı'daki kazı, sadece gemi buluntularıyla bile dünyadaki benzer buluntuları geride bırakacak nitelikte

Kazı çalışmalarına Kasım 2004'te başlanan ve bugüne kadar kesintisiz devam eden Yenika­pı Arkeolojik Kazılan kritik bir dö­nemece girdi. Marmaray Projesi'nin yürütücüsü Demiryolları Limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü (DLH), kazının hızlandı­rılmasını istemiş, Temmuz 2008 so­nunda alanın inşaat için kendilerine teslim edileceğini duyurmuştu. Oysa arkeologların son günlerde ulaştığı buluntular, bitirilmesi bir yana, ka­zının belki de en önemli safhasına gelindiğini gösteriyor. İstanbul'un tarihi dokusu mu yoksa Marmaray Projesi mi?

GALATA (DENİZE İNEN YOL)

 

GALATA (DENİZE İNEN YOL)

İdari olarak Beyoğlu'nun bir par­çası olan Galata; Tophane, Azapkapı ve Galata Kuleleri arasında kalan yerleşim yerinin adıdır. Gemicilerin semti olması ne­deniyle aynı zamanda bir eğlence merkezi haline gelen Galata, sık yangınlarıyla sürekli yenilenir. Yabancı devlet temsilcilerinin, reformcu sultanların Beyoğlu'na ağırlık vermesiyle büyük kamu binalarına sahip olamaz. Yine de Galata, her köşesinde tarihsel bir gizemi barındırmaya devam eder. Özelikle Galata Kulesi, 1384 yı­lında Galata denen Ceneviz kolo­nisinin surları arasındaki en yük­sek noktaya yapıldı.

'Galakta' sözcüğü Rumca 'süt' anlamına gelir; Galata'nın adının semtteki süthanelere gönderme yaparak türetildiği söylenirse de bu görüşü destekleyen tarihsel destekler bulunamamıştır.  Galata'nın İtalyanca 'denize inen yol' anlamına gelen 'Galata' kelimesinden de türemiş olma­sı muhtemeldir. Ortodokslar'ın, Katolikler'i 'Galus' olarak adlan­dırması, Galata'nın bir katolik ka­sabası olması ve Anadolu'da Kato­liklerin yaşadığı yerlere 'Galatea' denilmesi, semtin adının kökeni­ne ilişkin diğer bir görüştür. Osmanlı, Halic'e 'Haliç-i Dersaadet', Boğaz'a 'Haliç-i Bahri Siyah' (Karadeniz Boğazı) derdi. Galata, Haliç'le Boğaz'ın kesiştiği noktadır. Antik çağdaki adı Sykai ya da Sykaena (İncirlik) olan Galata, kimi kay­naklarda Sykudis olarak geçer. Bu dönemde Galata'nın surlarla çev­rili küçük bir kasaba olduğu, bir kilisesi, bir hamamı, bir tiyatrosu, beş değirmeni, 400 hanesi, 40 se­li 11 muhafızı bulunduğu yazılır.

Tarih boyunca Halic'in iki yakasını Galata köprüleri birleştirmiştir. Bizans tarihçileri, Haliç üzerindeki ilk köprünün I.Jüstinianus (6. yüzyıl) devrinde yapıldığını, adının Aghios Khalinikos Köprüsü olduğunu yazarlar. Yeri tam olarak bi­linmemekle birlikte, 12 kemerden oluşan bu taş köprünün Eyüp-Sütlüce arasında olması ihtimali yüksektir.I. Jüstinianus, I. Constantinus'un IV. yy.'da yaptırdığı Galata surları­nı tamir ettirmiş, semt bu nedenle kısa süre için Justiniana ya da Jus-tiniapolis olarak anılmıştır. Galata'nın parlak dönemi 12. yy.'da buraya bazı ayrıcalıklarla yerleşen Cenovalılar ile başlar. Bölge bir ara Venedikliler'in eli­ne geçer. 13. yy.'dan sonra bölge, Cenovalılar'ın egemenliğinde bir Latin Kolonisidir. Galata, çeşit­li mezheplere, tekkelere, dinsel ayrımlara bağlı Müslüman, Rum Ortodoks, Ermeni (Gregoryen, Ka­tolik, Protestan), Süryani, Keldani, Yahudi (Romanyot, Karay, Seferad, Aşkenaz), Arap, Çingene, Sırp, Ar­navut, Ulah, Cenopvalı, Venedikli, Fransız, Levanten topluluklarıyla zengin bir dinler, diller mozaiği oluşturur. 19. yy.'da nüfus artınca yerleşim yukarı doğru kayar, kon­solosluklar orada açılır, zaman içinde bugünkü Beyoğlu kurulur. Galata'yı çevreleyen ve Galata Kulesi'nde uç noktaya ulaşan sur­lar, Osmanlılarla birlikte yıkılır ve zaman içinde geriye çok az bir kalıntı kalır.

Fatih Sultan Mehmet de İstanbul ku­şatması sırasında Haliç'e bir köprü yaptırmıştır. Demir halkalarla birbirine bağlanmış ve üzerine kalın kalaslar çakılmış dev fıçılardan oluşan bu köprü, Ayvansaray- Kasımpaşa arasındaymış. Ni­şancı Mehmet Paşa bu köprünün fıçılardan değil, yan yana demirlenmiş ve kirişlerle birbirine bağ­lanmış gemilerden oluştuğunu söyler.

Galata Köprüsü için ilk girişim II.Beyazıt Dönemi'nde yapıldı; Leonardo da Vinci, Padişahla temasa geçerek bir Haliç Köprüsü tasarımı sun­du. Gerçekleştirilmesi teknik olarak imkansız görülen bu tasarımın üzerinden 350 yıl geçtikten sonra ilk Galata Köprüsü 1845 yılında, Sultan Abdülmecid zamanında Bezm-i Alem Valide Sultan tarafından yaptırıldı. Köprüye Cisr-i Cedid, Valide Köprüsü, Yeni Köprü, Büyük Köprü, Yeni Cami Köprüsü, Güvercinli Köprü adları takılmıştı; günümüzde yalnızca Galata Köprüsü olarak bilin­mektedir.

1863,1875 ve 1912 yıllarında yenilenen Galata Köprüsü 27 Nisan 1912'de açılan son köprü, 16 Mayıs 1992'de yandı. Yanan köprü onarıldıktan sonra Balat- Hasköy arasına yerleştirildi ve Karaköy- Eminönü arasındaki eski köprü yerine 'mo­dern' bir köprü yapıldı.

Galata Kulesi Osmanlı'nın ilk dönemlerinde yeniçeriler tarafın­dan kullanılıyordu. Kule 16. yy'da Kasımpaşa'daki donanmada tut­sakların barındırıldığı yerdi. II. Selim döneminde (1566-1574) Galata Kulesi asıl gözlemevi Pera'da olan Türk Astronomu Ta-kiuddin tarafından yenilenerek gözlemevi olarak kullanıldı. Daha sonraki yüzyılda II. Mustafa dö­neminde, Şeyhülislam Feyzullah Efendi bir Cizvit papazı ile birlik­te Kulede bir gözlemevi kurmaya çalıştıysa da bu çabaları, 1703'te öldürülmesiyle yarım kaldı.

Galata Kulesi Osmanlı döne­minde, çeşitli sebeplerle, fakat özellikle 1794 yılındaki (III. Selim dönemi) büyük Galata yangını nedeniyle II. Mahmut tarafından 1832'de yeniden yaptırıldı. Kulenin konik tepesi, 1875 yılın­da bir fırtınada uçtu ve daha son­raki restorasyon sırasında yenilen­medi. Bundan sonra kule 1964'e kadar yangın kontrol istasyonu olarak kullanıldı ve 1967 de turis­tik hizmete açılana kadar kapalı kaldı. Bu restorasyon sırasında Os­manlı döneminde yapılan değişik­likler de göz önüne alınarak Cene­vizliler dönemindeki yapıya daha uygun olması için konik tepe tek­rar eklendi. Günümüzde Kulenin etrafı çeşitli kahveler, pansiyon ve oteller, sergi salonları, alışveriş mekanlarıyla yaşamın parçası olmuş durumundadır.

1994 yılında kurulan Galata Derneği, Galata'nın kentsel, tarihi, kültürel ve sanatsal varlıkların korunmasını amaçlıyor. Bu amacı gerçekleştirmek için toplantılar, festivaller, gezi­ler, atölye çalışmaları ve konferanslar düzenliyor, incelemeler yapıyor. Bölgeyi daha iyi tanımanın ve tanıtmanın koşulunu, bir semt haritası hazır­lanması gerekliliğinde gören Dernek, bunun için bir de özel harita hazırlattı.

BUZDOLABI KÜÇÜK MÜ?

 

BUZDOLABIM KÜÇÜK DİYENLER İÇİN

Tazeliğini uzun süre korusun diye buzdolabına yerleşti­rdiğiniz yiyecek ve içeceklerin de kendilerini  yakıştırdığı bir yerin olduğunu unutmayın!...

ÜST BOLUM: Peynir, pişmiş yemek, salata, tütsülenmiş balık ve et üste konmalı, Artan yemekleri kapalı kap­larda yaklaşık üç gün, tüt­sülenmiş balık ve etler de bir hafta tazeliğini korur.   

ORTA BÖLÜM: Süt, süzme yoğurt, yoğurt, krema ve taze peynirin ye­ri buzdolabının orta rafları, Açılmış kutular yaklaşık dört gün buzdolabında kalabilir.

SEBZELİK: Çilek, böğürtlen vs, mantar, yeşil salata, yapraklı sebzeler, maydanoz, taze nane, dereotu gibi yeşilliklerin yeri sebzelik.

TEFLON TAVANIN ÖZELLİKLERİ

 

TEFLON TAVA ALIRKEN VE  KULLANIRKEN DİKKAT EDİN!

Bir teflon tava almak istiyorsunuz; alıp evinize geldiniz  ne yaparsınız?

  • İlk kullanımdan ön­ce tavanızı mutlaka sıcak su ile yıkayın ve ku­ruladıktan sonra bir miktar sıvı yağ dökerek kağıt havluyla silin.
  • Teflon tavaların en büyük düşmanı metal gereçlerdir. Ne yaparsanız yapın kesinlikle metal mut­fak gereci kul­lanmayın; tahta ve­ya özel malzemeden yapılmış, tavanızı çiz­meyecek gereçler kullanın.
  • Zira içindeki teflo­nun çizilmesi demek, pişirdiğiniz yiyeceklere kanserojen maddelerin bulaşması demektir.
  • Bunu sakın unutmayın; teflon tavanızı temizlerken, içi­ne sıcak su koyun ve en az 1 saat suyun tava içinde kaldıktan sonra temizliğe başlayın.
  • Teflon tavalar, tencereler kullanımdan dolayı zamanla sararır. İstenmeyen bu durumdan kurtulmak için zaman zaman, içine su biraz da çamaşır suyu koyduktan sonra ateşin üstünde kaynatın. İndirince de önce sıcak, sonra da soğuk suyla iyice durulayın. Teflonunuzun sarı rengi kaybolacaktır.

 

  • Sudaki mineraller ve nişastalı yiyecekler, teflon tavalarda beyaz leke bırakabilir. Böyle durumlarda tavayı, limon suyuna ya da beyaz sirkeye batırılmış süngerle silmeyi ihmal etmeyin.

 

  • Teflon tavanızda oluşan lekeleri temizlemek için bir bardak suya iki çorba kaşığı karbonat ve yarım su bardağı sirke karıştırın. Bunu tavanızın içine dökün, 10 dakika kaynatın.

 

  • Tavanın kirini çıkarmak için su ve soda koyun.

ÇİLİNGOZ'A GİTMEK GÖRMEK GEREK

 

ÇİLİNGOZ'A GİTMEK GÖRMEK GEREK

İstanbul'da yaşamanın be­raberinde getirdiği birçok avan­taj var. Ama tüm bu avantajlara rağmen bir hafta sonu fazla da yol kat et­meden uzaklaşmak ister insan. Hem şehrin stresinden hem de aile ile birlikte olmak için yo­ğun geçen gündelik yaşamdan alınan kısa bir moladır bu. Siz de böyle bir mo­la almak isterseniz eğer, İstanbul'a sa­dece bir saat uzaklıktaki Çilingoz Sahil-teri'ne doğru sürebilirsiniz aracınızı.

 

İs­tanbulluların bugüne kadar adını bile fazla duymadığı Çilingoz'a  İstanbul'a özel araçla bir saat uzaklık­ta bulunan ve Binkılıç Beldesi'nden 17 kilometrelik bir orman yoluyla yada Terkos Gölü'nün kuzey kısmını takip eden Ormanlı, Karacaköy ve Yalıköy is­tikametlerinden ulaşılan Çilingoz sahi­li, yeni bağlantı yollarıyla İstanbul'a çok daha yakın, altyapı ve çevre düzenle­mesiyle de çok daha güzel bir sahil olacak.

 

Karadeniz kıyısında uzun, beyaz bir kumsala sahip olan Çilingoz Sahilleri; dalgaların yüzyıllardır döve döve ilginç şekiller verdiği kayalıkların arasından denize karışan bir dereyle güzelliğini pekiştiriyor. Bütün bu güzel tabloyu ta­mamlayan yeşil orman örtüsü de güzel bir tatil geçirmek isteyenlerin beklenti­lerini karşılayacak nitelikler taşıyor. Çi­lingoz koyunun iki başında şekillenen burunda adeta sanat eseri sayılabile­cek güzellikte kayalıklara da rastlanı­yor.

İNSANIN ÖMRÜ NEYE BAĞLI?

Einstein, “Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa, insanın sadece 4 yıl ömrü kalır” derken ‘bal olmadan hayatın çekilmez olacağını ve insanın kahrından öleceğini’ kastetmiyordu. Kehanet gibi bu sözler, doğal yaşamın ‘anahtar’ına işaret ediyordu.


EKOLOJİK SİSTEM:

 Dahi bilim adamı Albert Einstein’ın sözlerinin işaret ettiği gerçeklik kavranıldığında arıların doğal yaşamın sürekliliğinin korunmasında üstlendikleri rolün önemi anlaşılabilir. Arılar, doğadaki bitkilerin neredeyse yüzde 90’ına yakınının çoğalmasını sağlıyor. Yani arılar yok olduğunda, başta insan olmak üzere, dünyadaki pek çok canlı türünün besin kaynakları hızla tükenecek. İlk kötü haber, California’lı çiftçilerden geldi. 27 eyaletteki 600 bin kovandaki arılar aniden yok olmuşlardı. Benzer haberler farkı coğrafyalardan da peş peşe yükselmeye başladı. Arı kolonilerinin kaybolması, küresel ısınma, yanlış ilaçlama, çevre kirliliği ve cep telefonu sinyallerinin yönlerini bulmasını engellemesi gibi gerekçelere dayanıyor. Ancak saati geriye çevirmek için yürütülen bilinçli çabalar da var. Bunların belki de en çarpıcısı, TEMA’nın Macahel’de (Camili) yürüttüğü proje. Dünyaca ünlü ‘Kafkas Arısı’ Artvin’in Borçka’sına bağlı Macahel’de, genetik saflığını korumayı başarmış. Bu bilginin keşfinden sonra da TEMA devreye girmiş ve ‘Kırsal Alan Kalkınma Projesi’ne dönüştürdüğü istikrarlı bir çalışmayla köylüleri eğitmiş, gerekli teknik ve altyapı desteği vererek, saf Kafkas ana arılarının üretilmesine öncülük etmiş. Kışın altı ay köylerine ve yoksulluğa hapsolan Macahel sakinlerinin de hayatı değişmiş böylece. Bu örneklerin çoğalmasını dileyerek sözü artık burada balla keselim ve balın mucizesiyle devam edelim.
Bal, arıların bitki özlerini harmanlamasıyla ürettikleri bir yiyecek. Sofralarımızın vazgeçilmezi balın hikayesi çiçeğin özünde başlıyor. Kovanlarda devam ediyor.
Arılar tahminen 50 milyon yıllık bir nesle sahip. Her arının beyninde yaklaşık bir milyon sinir hücresi (nöron) bulunmakta. Bir arı topluluğu ise 100 milyar nörona sahip insanın yarısı kadar sinir hücresine sahip. Bir balarısı kolonisi bir yaz mevsiminde yaklaşık beş milyon kilojul enerji içeren çiçek nektarı toplamakta. Bu görevi başarıyla yerine getirebilmek için arıların son derece gelişkin öğrenme ve iletişim yetisine sahip olmaları gerekmekte. Bilim adamlarının son araştırmaları arıların, yönlerini bulmak için bir tür haritadan yararlandıklarını gösteriyor. Yani doğadaki bazı işaretleri akıllarında tutarak hedeflerine ulaşıyorlar.
Arılar yaşlandıkça akıllanıyor, meslek hastalığına yakalanıyor ve toplayıcı arılar iki kilo bal üretebilmek için toplam olarak Dünya ve Ay arasındaki mesafeye eşit bir yol kat ediyor. 500 gram bal elde edebilmek için 3 milyon 750 bin defa çiçeğe konup kalkmaları gerekiyor. Bir kilo bal için ise 40 bin arı, 6 milyon çiçeği dolaşıyor. Bal arıları bir peteği doldurabilmek için 100 milyon çiçeğin nektarını emiyor ve 100 bin kilometre kanat çırpıyor.
Bir bilgisayar saniyede 16 milyar aritmetik işlem yaparken, bal arıları bu sürede daha az enerji harcayarak 10 trilyonluk işlem yeteneğine sahip. Bir koloninin pazarlanacak 1 kg bal üretmesi ve yaşamını sürdürebilmesi, için 8 kg bal tüketmesi gerekiyor. Bu da koloninin 6 kez dünya çevresini dönmesi demek...
Boş kuluçka hücrelerinde uyur gibi görünen ısıtıcı arılar, kışın göğüs kaslarını saniyede 200 kez titreterek, 4 milivatlık randımanla beden ısılarını 43 dereceye kadar yükseltebiliyor. Yazın ise yuvayı serinletmek için su damlacıkları taşıyor ve kanatlarıyla buharlaştırıyorlar.
Bir arı, vücut ağırlığının 330 katı yük çekebilmekte. Her bir petek gözünü altıgen prizma şeklinde inşa ederek esas peteğin direncini sağlıyor. Bu nedenle kilolarca balı rahatlıkla taşıyabiliyor. Gerçekten de “En az bal mumu harcayarak, maksimum ölçüde bal depolamak için en uygun şekil, arıların inşa ettiği altıgen prizmadır” diye onaylıyor fizikçiler.

Arılar Her Herde Derman

Bal, temel besin maddesi ve enerji kaynağı olarak kullanılmasının yanı sıra çeşitli hastalıkların tedavisinde de kullanılıyor. Sulandırılmamış balın asitliği antibakteriyel özellikte. Mide ve bağırsaklar üzerinde iyileştirici etkisi olan bal, yara ve yanıkların tedavisinde, kronik sindirim sistemi hastalıklarından özellikle peptik ülser ve hazımsızlığa, duodenal ülsere, çocuklarda ise bakteriyel gastroenteritise karşı etkili bir şekilde tedavi amacıyla kullanılıyor. Klinik araştırmalarda ise gözde, katarakt hastalığına, konjiktivit ve çeşitli kornea rahatsızlıklarına karşı, direkt gözün içine uygulanarak kullanılan balın şeker hastaları için ise şekerli bir üründen daha iyi olduğu belirtiliyor. Böbrek fonksiyonlarını düzenleyici, uykusuzluğu giderici, ateş düşürücü etkileri bulunan bal kalp, dolaşım sistemi ve karaciğer rahatsızlıklarına karşı da kullanılıyor.
Balmumu, arıcılık sektöründe temel petek yapımında, marangozculukta, parke verniği yapımında ve boya endüstrisinde, mum üretiminde, parfüm ve kozmetiğin yanı sıra insan sağlığı açısından çeşitli merhem türü ilaçların, kremlerin üretiminde kullanılıyor.
Polen, arıların büyüyüp gelişmelerini tamamlamaları, salgı bezlerinin gelişmesi için gerekli olan başlıca protein kaynağı. Polen insan beslenmesi için de büyük öneme sahip. Büyümeyi hızlandırma, yorgunluğu giderme, kansızlığı önleme, metabolizmayı düzenleme özelliğinin yanı sıra polen, polen alerjisi olan kişilerin tedavisinde, prostat karaciğer, hastalıklarının tedavisinde kullanılıyor.
Arıların zehir torbasına bir kanal ile bağlanan asit ve alkali salgı bezlerinde üretilerek zehir torbasında depolanan arı zehiri, Avrupa’da eklem rahatsızlıklarında, romatizmal hastalıklarda, gribal enfeksiyonlarda ve ortopedik hastalıklara karşı kullanılıyor, iltihap kurutucu ve analjezik (ağrı kesici) etkileri bulunuyor; epilepsi, bazı kanser çeşitleri, boğaz enfeksiyonları, migren, ülser ve astım tedavisinde kullanılıyor.
Amerikan Apiterapi Birliği de doku sertleşmesi, deri veremi, kronik yorgunluk sendromu, yara izi, deri kanseri, egzema gibi hastalıkların tedavisinin arı zehiri ile yapıldığını bildirmişti.
Arı sütünün, en fazla bronş astımı, damar sertliği, mide ve bağırsak hastalıkları, romatizma hastalıkları tedavisinin yanı sıra yüksek tansiyonu önleyici, böbrek ve idrar yolu rahatsızlıklarını düzenleyici özellikleri var. Zihinsel ve bedensel yorgunlukların giderilmesine karşı ve ciltteki kırışıklık ile sivilcelere karşı da etkili şekilde kullanılıyor.
Propolis, gram pozitif bakterilere karşı antibakteriyel etkiye sahip. Spreyleri solunum yoluyla alındığında romatizmaya ve astıma iyi geliyor, gut hastalığının tedavisinde ve sinirleri yatıştırmada kullanılıyor, doku yenilenmesini sağlıyor ve kötü huylu tümör hücrelerinin gelişimini engelliyor.
FARUK ARHAN
*Macahel belgeselinin senaristi Semih Dindar’a katkısı için teşekkürler.
bilgi/
yalnızlık ölüm demek
Arılar virüs kaptıklarında, yön duygularını yitiriyor ve yuvalarını bulamadıkları için de tek başlarına kalıp ölüyorlar.

Arım, balım, peteğim; yok olursan öleceğim

“Bir bilgisayar saniyede 16 milyar aritmetik işlem yaparken, bal arıları bu sürede daha az enerji harcayarak 10 trilyonluk işlem yeteneğine sahip.”

ARNAVUTKÖY YA DA MEGA REVMA

 Boğazda 1500 Yıllık Gezinti (Büyük Akıntı)

Semtin ismi ile ilgili rivayetlerden bugün en geçerli olanına göre, İstanbul’un fethi sonrası kentin nüfusu çok azalmış ve Fatih Sultan Mehmet’in başlattığı zorunlu iskân politikası Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde de devam ettirilmiş. Bu dönemde Arnavutluk’tan getirilen aileler bu bölgeye yerleştirilmiş ve ismine de Arnavutköy denmiş; Polonezköy misali...

Evliya Çelebi, Arnavutköy’den bahsederken “Ekmeği ve peksimedi beyaz, Yahudileri’nin sahib-i zevk ve ehl-i saz, Rum Hıristiyanları’nın kavmi- laz, Cemaat-i Müslim’in gayet az” olduğunu yazar. Şu anda durum tersine olsa da kalan gayrimüslimler ile Müslümanlar geçmişte olduğu gibi bugün de yan yana, komşuluk etmeye devam ediyorlar. Zaten semtteki ibadethaneler de bunun en güzel ispatı. Bunların en dikkat çekenlerinden biri 1870’de yapılmış semt meydanındaki Taksiarhes Kilisesi diğeri de Sultan II. Mahmut döneminde 1832’de yapılmış olan Tevfikiye Camii. Özellikle Taksiarhes, görkemli kubbesi ve çan kulesi ile İstanbul’daki en büyük Ortodoks ibadethanelerinden biri olma özelliği ile dikkat çekici.


Tekaütlükten sonra   yaşanacak yer’ havasına aldanmayın, genç, capcanlı bir semt burası.  Artık çilek yetişmese de, sebze- meyvesi her dem taze.
Yangınlardan geriye pek az yalı kaldı.
Buradaki restoranlarda müşteri değil, konuk sayılırsınız.
“Kazıklı yolun bitiminde sıra sıra dizili yalılar, Osmanlı Sarayı’nın hatun kişileri için yaptırılmış.”
Amatörler yaz kış buradan olta salar.

Evliya Çelebi’den bu yana çok değişti belki, ancak onun gözlemlerinden bir tanesi hâlâ yerli yerinde Anavutköy’de; ‘Burada farklı inançlar bir arada, kardeşçesine ve diğerini gözü gibi kollayarak varoluyor.’
Şehrin hem bu kadar içinde, hem başka bir coğrafya hissi verecek kadar uzağında... Birçok sanatçıya ilham kaynağı olmuş, kimini ilk görüşte kendine aşık etmiş bir semt burası; Arnavutköy, ille de gidilip görülesi...
GEZİ “Sahildeki tarihi yalısından çıkan adam bitişikteki pastaneden taze simidini aldığında gün belli belirsiz aydınlanmaya başlamıştı. Köşedeki kilisenin zangoçu ile göz teması selamlaştıktan sonra, sabah namazına giden cemaate şöyle bir el salladı uzaktan. Caddenin karşısına geçerken taze deniz havasını ciğerlerine çekmişti. Uzaktaki köprünün iki ayağı arasındaki karartıya gözü takıldı bir süre, evinin karşısındaki koyda demirlemiş teknesine binerken, ‘deniz kabarabilir’ diye düşündü, tekneden aşağı indi. Bir taraftan simidini ağzı ile tutarken, oltasını çoktan denize yollamıştı bile yolun kenarından.”
Arnavutköy’de geçen bir roman yazılsa herhalde buna benzer bir açılış fena olmazdı. Belki böyle bir roman yazılmadı ancak birçok yazara, şaire, ressama, bestekâra hem ilham verdi hem de onları tüm konukseverliğiyle ağırladı Arnavutköy tarihi boyunca...
Şehrin merkezine hem bu kadar yakın olup aynı zamanda sanki güneyde bir yerlerde dağlara paralel uzanan bir sahil kasabasındaymışsınız gibi şehirden uzaklık hissi verebilen bir semt burası. Bebek ile Kuruçeşme’nin tam ortasında, sırtını da Ulus’a dayamış, karşısına da Kandilli ve Vaniköy’ün doyumsuz boğaz manzarasını almış. 


Osmanlı dönemi boyunca en güzel yalılar bir gerdan gibi Boğaz’ı sarmalamış yıllarca. 18’inci yüzyılda bir bostancıbaşı defteri kayıtlarından edinilen bilgiye göre Arnavutköy sahilinde İstanbul’un varlıklı Rumları’nın, özellikle’de Osmanlı’da tercümanlık vazifesi yapan Fenerli Rum beylerinin ve voyvodalarının yalıları sıralanırmış. Bu yalılar 1821 Mora ve Girit ayaklanmalarının etkisi ile Musevilere satılmış. Daha sonra Osmanlı Sarayı’na yakın iktidar sahibi hatun kişiler için bu kıyılarda saraylar yaptırılmış ancak bu 200 yıllık dönemde bu yapılar yangınla mücadele etmiş sürekli. Bugün sahilde kazıklı yolun hemen bitimindeki sıra sıra dizili ahşap yalılar bütün bu badireleri atlatıp günümüze ulaşabilen ve çok iyi korunmasını ümit ettiğimiz gerçekten nadide yapılar. Sonradan yapılan kimi biçimsiz beton yapılara rağmen, halen Arnavutköy’deki evler ve sokaklar, ahşap cumbaları, balkonları, pencerelerden sarkan çiçekleri, mimari estetiği, merdivenleri ile gözümüzü ve gönlümüzü okşamaya devam ediyor.


Rumlar’ın çoğunlukta olduğu dönemlerde semt; Mega Revma (Büyük Akıntı) diye anılırmış. Bunun sebebi de Boğaz’ın en sert akıntısının; yani Akıntı Burnu’nun burada olması. Eskiden kayıklar Akıntı Burnu’na geldiğinde kürekler bırakılırmış, kıyıya atılan ipe 3-4 yedekçi asılır ve kayığı sabitlemeye çalışırlarmış. Hatta kayıkçıların çoğu karaya çıkıp kendilerini sağlama alıp burnu yürüyerek geçerlermiş. Bir rivayete göre bu hareketin aynısını Boğaz’dan geçen yengeç sürüleri de yaparlarmış.


Mega Revma döneminde semtte yaşayanların çoğu, geçimini balıkçılıkla sağlarmış. Tutulan balıklar ise ‘pazar kayıkları’ ile Boğaz boyunca denizden dolaştırılarak semt semt satılırmış işporta usulü. Denizden yeni çıkmış taze balıklar hemen Rum meyhanelerinin mutfağının yolunu tutarmış.


Günümüzde olta balıkçıları burayı mesken tutmuş, Boğaz’ın diğer sahilleri gibi. Özellikle haftasonu burada balık tutacak bir yer bulabilmek için biraz erken hareket etmelisiniz. Eğer yer bulamazsanız, yatların ve teknelerin demirlediği koy boyunca bir yürüyüş yapmak da alternatif olabilir. Buraya gelmişken bir de karnımızı doyuralım diyorsanız, sahilde sıralanmış balık restoranları eşsiz Boğaz manzarası ile sizleri bekliyor...


Arnavutköy bin 500 yıl öncesine uzanan tarihi ile İstanbul’un en köklü semtlerinden. Kentin keşmekeşinden sıyrılmak ama kentten de uzaklaşmamak istiyorsanız reçete çok basit; Arnavutköy’e geliyor, sahilinde yürüyüş yapıyor, banklarında soluklanıyor, sokaklarını ve tarihini keşfe çıkıyorsunuz...

 

HAYATTAN ÇIKARILACAK DERSLER

ALAN GREENSPAN VE 9 NASİHADI

 

18 yıl ABD Merkez Bankası’nı yöneten Alan Greenspan, Hayatı boyunca edinmiş olduğu tecrübelerini gençlere (iş hayatına yeni başlayanlara) 9 nasihatle anlatıyor.

 

1.      KAZANMAK İÇİN KAZANDIR: Hayatımda beni en çok tatmin eden işler, “kazanmak için kazandırmak gerek” ilkesiyle yaptıklarımdır.

2.      KARİYERİNİ ÇİZERKEN KABİLİYETİNİ BİL: Müzisyen olarak iyi bir amatör ama vasat bir profesyoneldim. Fazla zaman harcamadan bu alandaki sınırlarımı kavradım ve orkestradan ayrıldım. En doğru kararlarımdan biriymiş.

3.      SADECE ÇABALARINA GÜVEN: Başarılı bir kariyerin gerçek lezzetini, sadece kendi çabalarıyla başarıya ulaşanlar bilir.

4.      MADDİ BAŞARI İÇİN BAŞKALARINI İSTİSMAR ETME: Pek çok insan maddi başarıyı diğer insanların manipüle ederek yakalıyor olabilir. Ama buna diğer insanları istismar etmeden de ulaşmak mümkün ve emin olun ki böylesi çok daha tatmin edici.

5.      MATEMATİK BECERİLERİNİ GELİŞTİR: Matematikte yetkinlik, kişinin günlük finansal kararlarına hakim olan muğlaklıklarla başa çıkma yetisini artırır.

6.      KİMDEN BORÇ ALDIĞINIZI BİL: Borç alırken yeterli bilgiye sahip olmak sizi sahtekârlığa ve istismara karşı daha savunmasız kılar.

7.      İLETİŞİM BECERİLERİNE ÖNEM VER: Eğitime dayalı sağlam bir temelin ve iletişim becerilerinin ne kadar önemli olduğunu eninde sonunda öğreneceksin.

8.      KAZANMA UĞRUNA KÖTÜ BİR İNSAN HALİNE GELME: Amerikan beysbol filozofu Leo Durocher’in söylediği iddia edilen “İyi çocuklar her zaman sonuncu olur.” Sözü kesinlikle yanlıştır.

9.      YARDIM ETMEYİ AHLAKİ ZORUNLULUK SAY: Yarattığımız serveti yoksul topluluklara yardım için kullanmak ahlaki bir zorunluluktur.

Ikea’nın kurucusu Ingvar Kamprad’dan her zaman geçerli bir nasihat:

Zaman en değerli varlığınızdır. Yaşamınızı 10 dakikalık birimlere ayırın ve olabildiğince azını fuzuli işlere harcayın.

MAKYAJ VE GÖSTERİ DÜNYASI, ETLE TIRNAK GİBİ

GÜZELİM, ÖZELİM, FAZLA BAKMA SENİ ÜZERİM.

Kim ne derse desin, kadın makyajı ne erkekler için yapar, ne de iddia edildiği üzere diğer kadınlar için. Makyaj bir kadının kendindeki kusursuzluğa ulaşma hayalinin masum bir çabasından başka bir şey değil.

Tarihi günümüzden 7 bin yıl önceye kadar uzanan makyaj, ilk günden bu yana daha güçlü bir imaj yaratmak için kullanıldı. Günümüzün modern makyajıyla ‘eskiler’in arasındaki fark ise; onu kullananlarda. Tarihte ilk kez erkeklerin kullandığı ‘makyaj’, günümüzde kadınların iktidar sahası. Makyaj, kadınların kusursuzluk arayışında en güçlü silahı.

MAKYAJ Sürmeyi itina ile çekti. Yüzündeki bir çok noktaya boyalarla gölgelemeler yaptı. Makyajı tamamdı. Göz alıcı elbiselerini giydi, takılarını taktı. Artık hazırdı. Arkadaşlarıyla buluştu ve...


Ne bir düğüne gidiyorlardı ne de bir eğlenceye. Gözlerde sürme, saçlarda sarı nişastadan yapılan boyalar; ne televizyon, ne telefon, ne de internet vardı. Böyle zamanlarda aslında amaçları, ya tanrılarını etkilemek oluyordu, ya da düşmanlarını korkutmak. Yaşam kavgasında, düşmanlarını korkutmak için göz alıcı giysiler giyerek ve yüzlerine boyalar sürerek ayakta kalabiliyorlardı. Otantik renklerin dansı yüzlerinde gizli olan bu insanlar, erkeklerdi. O erkekler eğlenceye değil savaşa veya dini ayinlere gidiyorlardı. Bu, aslında tarihte ilk süslenenin erkek olduğunu gösterir bize. Bugün bile dünyanın bazı bölgelerindeki ilkel toplumlarda erkeklerin savaş oyunlarında nasıl boyandıklarını görmekteyiz.


İnsanlar çağlardan beri sağlıklı ve güzel görünmek, dost ya da düşman olsun başkalarını etkilemek ve genç kalmak için çevrelerinde bulunan her şeyi kullandılar: Bitkileri, çiçekleri, çamuru, kaynak suyunu, deniz suyunu, yosunları, toprağı....

Farklı kültürlerde, farklı coğrafyalarda makyaj ya da o zamanki deyimiyle boyanmak, tek bir amaç uğruna yapılmıyordu. İlkel insanda makyaj, kimi zaman yüz ve bedenin boyanması, kimi zaman ise boyanmanın yerine geçen maskelerle ortaya çıktı. Totemizm denilen ruhlara ve atalara tapınma eyleminde, maskenin önemi çok büyüktü. Bu tapınma şeklinde, insan evrende kendi özü dışında her şeyde birbirinden değişik bir öz olduğuna inanıyordu.


 Maskeyi ya da makyajı bir ruh kalıbı haline getirmesinin amacı ise bu ruhları kendisinden yana çekebilmekti. M.Ö. 10.000-8000 tarihleri arasında yaşamış olan Cro-magnonlar’a ait olduğu sanılan mezarlardaki kemiklerde, kırmızı boyalar tespit edildi. Ölünün yakınları, solmuş olan deriyi canlandırmak, yiten hayatı geri kazanabilmek için cesedin üzerine kırmızı toprak boyası serpiyorlardı. Seçtikleri kırmızı renk, hayatı, yaşamı temsil ediyordu.

Sürme çeken evliliğe hazır demekti

Asurlular ise güneşin olumsuz etkilerini hafiflettiğine inandıkları mavi renkli sürme kullanırlardı. En eski çağlarda kadınların vişne ve renkli kil gibi bir çok maddeden ruj yaptığı biliniyor. Ancak bilinmeyen en azından emin olunmayan kadınların bunu güzel görünmek için mi, yoksa erkekleri korkutup kaçırmak için mi yaptıkları. Ne için yapılırsa yapılsın Afrika’da ve Batı Avrupa’da ortaya çıkarılan kaya resimlerinde kadınların ruj kullandıkları açıkça görülüyor. Ruj gibi, günümüzün rimeline benzer bir başka makyaj malzemesinin; sürmenin kullanımı da oldukça eskilere dayanıyor. Arap kadınları ise ‘mikhale’ denilen şişeler içerisinde korunan sürmeyi kendi çocuklarının gözlerine çekerlerdi. Kirpiklerin iç kısımlarına çekilen bu sürmenin rivayete göre faydaları vardı; göze şifa veriyor, kirpikleri güçlendiriyordu. Ayrıca dul kalan Arap kadınları, yas tuttukları zaman süslenmeyi bırakır, evlenmek istedikleri zaman tekrar süslenmeye başlarlardı ki sürme çekmek evlenmeye hazır durumda olduklarının bir göstergesiydi. Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın hayat felsefesinin güzellik olmasından dolayı olsa gerek makyajın en belirgin şekilde görüldüğü uygarlık eski Mısır. Bu uygarlıktan kalan makyaj malzemesi kalıntıları bunun en büyük kanıtı. Kalıntılar arasında, boya paletleri, makyaj çanakları, sürme malzemeleri ve benzerleri var.

Avupalı’ya makyajı Rumlar öğretti

Avrupalı kadınların makyajı Rum kadınlardan öğrendikleri söylenir. Malzemelerin de Mısır, Çin ve Hindistan’dan ithal edildiği. Ne zamana kadar mı bu böyle devam etti? Ta ki Fransızlar bu sektöre el atıp kozmetik devrimini yapana kadar. Fransa’daki kozmetik devriminin ortaya çıkışıyla kadınlar çok daha sade, maskeye benzemeyen, doğal makyajlar yapmaya başladı. Batı kendi modernliğini makyaja da yansıttı ve yeni bir stil ortaya çıkararak ‘makyaj’ı baştan yarattı. Teknolojinin de yardımıyla makyaj bugün önemli bir sektör halini aldı. Bu sayede güzelleşmek geçmiş çağlardaki gibi zahmetli olmaktan çıktı. Çok sayıda makyaj çeşidi ve malzemesi hayatlarımıza girmeye başladı.
Makyajın değişerek de olsa günümüze kadar gelmesinin yardımcılarından biri de sahne ve gösteri sanatları oldu. Sinema filmlerinde, tiyatro oyunlarında, dizilerde, kliplerde, dans şovlarında, televizyon şovlarında kısacası ışığın kullanıldığı tüm aktivitelerde makyaj olmazsa olmazlardan biri. Bazen ışığın verdiği olumsuz etkileri ortadan kaldırmak için bazen de yüzü tamamıyla değiştirmek için kullanılan makyaj, uzmanlar tarafından yapılıyor. Uzmanlar, insanların yüzlerine sürdükleri boyaya kabiliyetlerini de katarak bir nevi sanat icra ediyor.
Bu sanatı tek icra eden makyaj uzmanları değil. Artık kadınların bir çoğu kendisi için en uygun makyajı biliyor ve adeta birer sanatçı gibi kendilerine uyguluyor; üstelik neredeyse her sabah...
Kadınların günlük hayatlarının rutini haline gelen makyaj, bir kaç boyayı yüze sürmekten öte bir olay, bir motivasyon aracı. Makyaj günümüze gelene kadar değişse de, anlamı her zaman aynı: Daha güçlü bir imaj için güzelleşme. Uzmanlara göre makyaj, psikolojik olarak kişiye kendini iyi hissettiren, kendisine has özelliklerini ortaya çıkaran aynı zamanda bilinçli kullanıldığı zaman dış etkilere karşı cildi koruyan bir uygulama. Elbette doğal ürünler kullanmak şart 

KLEOPATRA- nın SIRRI

Antik Mısır’ın son Helenistik kraliçesi Kleopatra’nın Roma İmparatoru Sezar’ı kara sevdaya düşüren güzelliğini, sıcak ‘at sütü’ (kımız) banyosuna borçlu olduğu iddia edilir.

‘Bir elinde cımbız bir elinde ayna...’

Tüm yüz biçimlerinde, makyajla ovale yakınlaşmak hedefleniyor.
Makyörler gösteri dünyası dışında da artık birer sanatçı.
Ürünlerdeki çeşitlilik, kafa karıştırmak bir yana Cin Ali çizemeyeni bile ‘usta’lıkla ödüllendiriyor.


Gösteri dünyasında makyaj şart.

 

KONUŞMAK VE ANLAMAK

Birkaç yüzyil önce ... Papa bütün Yahudilerin Roma'yı terk etmeleri
gerektiğine karar verir. Doğal olarak Yahudi toplumundan büyük bir
tepki gelir. Bunun üzerine, Papa ile Yahudi toplumundan önde gelen birisiyle
karşılıklı dini bir müzakere yapmalarını önerir. Yahudiler kazanırsa
kalacaklar, Papa kazanırsa gidecekler. Yahudiler çaresiz
kabul eder ve temsilci olarak Moiz'i seçerler. Ancak Moiz'in
Papa ile aynı dili konuşamaması nedeniyle müzakere de konuşmak
yerine sadece işaret dilinin kullanılmasını teklif ederler.
Papa kabul eder.Müzakere günü geldiğinde iki taraf
karşılıklı yerlerini alırlar ve karşılıklı olarak bir süre bakıştıktan
sonra Papa elini kaldırarak 3 parmağını gösterir. Buna
karşılık Moiz tek parmağını kaldırır. Papa parmaklarını sallayarak
başının etrafında çevirir. Moiz ise parmağı ile yeri işaret
ederek oturduğu yeri gösterir. Papa yanındaki çantadan
bir parça ekmek ve şarap çıkartınca Moiz de bir elma çıkartır.
Bunun üzerine Papa ayağa kalkarak 'Ben pes ediyorum, Yahudiler
kalabilirler' der.

Müzakere sonrasında Papa'nın etrafına
toplanan kardinaller Papa'ya ne olduğunu sorduklarında Papa: Ben önce
3 parmağımı gösterip Kutsal Üçlüyü işaret ettim. Buna
karşılık o bana tek parmağını gösterip her iki dinin de tek tanrıyı
tanıdığını söyledi. Ben parmaklarımı sallayıp başımın
etrafında çevirerek tanrının bizim etrafımızda olduğunu gösterdiğimde
o da oturduğu yeri işaret ederek tanrının onların durduğu yerde
de olduğunu işaret etti. Ben kutsal ekmek ve şarap çıkartıp
tanrının bizim günahlarımızı bağışladığını göstermek istediğim
zamanda hemen bir elma çıkartıp bana ilk günahı hatırlattı. Herifin
her şeye bir cevabı var. Ne yapabilirdim ki?' Aynı sırada

Yahudi cemaati de Moiz'in etrafını sarmış ona nasıl başardığını
soruyorlardı Moiz;' Önce bana 3 parmağını gösterip 3 gün içinde
burayı terk etmemizi istedi. Ben de ona bir tekimizin bile
ayrılmayacağımızı söyledim. Sonra bütün şehrin Yahudilerden
temizleneceğini söyledi. Ben de, hiç bir yere gitmeyip olduğumuz
yerde kalacağımızı söyledim.' 'Sonra ne oldu?' diye
kalabalık heyecanla sormuş. 'Valla, sonrasını ben de pek anlamadım.
Adam biraz hiddetlendi ve öğle yemeğini çıkardı. Bunun
üzerine ben de benimkini çıkarttım. Hepsi bu!..'


İNSANLARIN NE KONUŞTUĞU DEĞİL NE ANLADIĞI
ÖNEMLİDİR.