Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

ARNAVUTKÖY YA DA MEGA REVMA

 Boğazda 1500 Yıllık Gezinti (Büyük Akıntı)

Semtin ismi ile ilgili rivayetlerden bugün en geçerli olanına göre, İstanbul’un fethi sonrası kentin nüfusu çok azalmış ve Fatih Sultan Mehmet’in başlattığı zorunlu iskân politikası Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde de devam ettirilmiş. Bu dönemde Arnavutluk’tan getirilen aileler bu bölgeye yerleştirilmiş ve ismine de Arnavutköy denmiş; Polonezköy misali...

Evliya Çelebi, Arnavutköy’den bahsederken “Ekmeği ve peksimedi beyaz, Yahudileri’nin sahib-i zevk ve ehl-i saz, Rum Hıristiyanları’nın kavmi- laz, Cemaat-i Müslim’in gayet az” olduğunu yazar. Şu anda durum tersine olsa da kalan gayrimüslimler ile Müslümanlar geçmişte olduğu gibi bugün de yan yana, komşuluk etmeye devam ediyorlar. Zaten semtteki ibadethaneler de bunun en güzel ispatı. Bunların en dikkat çekenlerinden biri 1870’de yapılmış semt meydanındaki Taksiarhes Kilisesi diğeri de Sultan II. Mahmut döneminde 1832’de yapılmış olan Tevfikiye Camii. Özellikle Taksiarhes, görkemli kubbesi ve çan kulesi ile İstanbul’daki en büyük Ortodoks ibadethanelerinden biri olma özelliği ile dikkat çekici.


Tekaütlükten sonra   yaşanacak yer’ havasına aldanmayın, genç, capcanlı bir semt burası.  Artık çilek yetişmese de, sebze- meyvesi her dem taze.
Yangınlardan geriye pek az yalı kaldı.
Buradaki restoranlarda müşteri değil, konuk sayılırsınız.
“Kazıklı yolun bitiminde sıra sıra dizili yalılar, Osmanlı Sarayı’nın hatun kişileri için yaptırılmış.”
Amatörler yaz kış buradan olta salar.

Evliya Çelebi’den bu yana çok değişti belki, ancak onun gözlemlerinden bir tanesi hâlâ yerli yerinde Anavutköy’de; ‘Burada farklı inançlar bir arada, kardeşçesine ve diğerini gözü gibi kollayarak varoluyor.’
Şehrin hem bu kadar içinde, hem başka bir coğrafya hissi verecek kadar uzağında... Birçok sanatçıya ilham kaynağı olmuş, kimini ilk görüşte kendine aşık etmiş bir semt burası; Arnavutköy, ille de gidilip görülesi...
GEZİ “Sahildeki tarihi yalısından çıkan adam bitişikteki pastaneden taze simidini aldığında gün belli belirsiz aydınlanmaya başlamıştı. Köşedeki kilisenin zangoçu ile göz teması selamlaştıktan sonra, sabah namazına giden cemaate şöyle bir el salladı uzaktan. Caddenin karşısına geçerken taze deniz havasını ciğerlerine çekmişti. Uzaktaki köprünün iki ayağı arasındaki karartıya gözü takıldı bir süre, evinin karşısındaki koyda demirlemiş teknesine binerken, ‘deniz kabarabilir’ diye düşündü, tekneden aşağı indi. Bir taraftan simidini ağzı ile tutarken, oltasını çoktan denize yollamıştı bile yolun kenarından.”
Arnavutköy’de geçen bir roman yazılsa herhalde buna benzer bir açılış fena olmazdı. Belki böyle bir roman yazılmadı ancak birçok yazara, şaire, ressama, bestekâra hem ilham verdi hem de onları tüm konukseverliğiyle ağırladı Arnavutköy tarihi boyunca...
Şehrin merkezine hem bu kadar yakın olup aynı zamanda sanki güneyde bir yerlerde dağlara paralel uzanan bir sahil kasabasındaymışsınız gibi şehirden uzaklık hissi verebilen bir semt burası. Bebek ile Kuruçeşme’nin tam ortasında, sırtını da Ulus’a dayamış, karşısına da Kandilli ve Vaniköy’ün doyumsuz boğaz manzarasını almış. 


Osmanlı dönemi boyunca en güzel yalılar bir gerdan gibi Boğaz’ı sarmalamış yıllarca. 18’inci yüzyılda bir bostancıbaşı defteri kayıtlarından edinilen bilgiye göre Arnavutköy sahilinde İstanbul’un varlıklı Rumları’nın, özellikle’de Osmanlı’da tercümanlık vazifesi yapan Fenerli Rum beylerinin ve voyvodalarının yalıları sıralanırmış. Bu yalılar 1821 Mora ve Girit ayaklanmalarının etkisi ile Musevilere satılmış. Daha sonra Osmanlı Sarayı’na yakın iktidar sahibi hatun kişiler için bu kıyılarda saraylar yaptırılmış ancak bu 200 yıllık dönemde bu yapılar yangınla mücadele etmiş sürekli. Bugün sahilde kazıklı yolun hemen bitimindeki sıra sıra dizili ahşap yalılar bütün bu badireleri atlatıp günümüze ulaşabilen ve çok iyi korunmasını ümit ettiğimiz gerçekten nadide yapılar. Sonradan yapılan kimi biçimsiz beton yapılara rağmen, halen Arnavutköy’deki evler ve sokaklar, ahşap cumbaları, balkonları, pencerelerden sarkan çiçekleri, mimari estetiği, merdivenleri ile gözümüzü ve gönlümüzü okşamaya devam ediyor.


Rumlar’ın çoğunlukta olduğu dönemlerde semt; Mega Revma (Büyük Akıntı) diye anılırmış. Bunun sebebi de Boğaz’ın en sert akıntısının; yani Akıntı Burnu’nun burada olması. Eskiden kayıklar Akıntı Burnu’na geldiğinde kürekler bırakılırmış, kıyıya atılan ipe 3-4 yedekçi asılır ve kayığı sabitlemeye çalışırlarmış. Hatta kayıkçıların çoğu karaya çıkıp kendilerini sağlama alıp burnu yürüyerek geçerlermiş. Bir rivayete göre bu hareketin aynısını Boğaz’dan geçen yengeç sürüleri de yaparlarmış.


Mega Revma döneminde semtte yaşayanların çoğu, geçimini balıkçılıkla sağlarmış. Tutulan balıklar ise ‘pazar kayıkları’ ile Boğaz boyunca denizden dolaştırılarak semt semt satılırmış işporta usulü. Denizden yeni çıkmış taze balıklar hemen Rum meyhanelerinin mutfağının yolunu tutarmış.


Günümüzde olta balıkçıları burayı mesken tutmuş, Boğaz’ın diğer sahilleri gibi. Özellikle haftasonu burada balık tutacak bir yer bulabilmek için biraz erken hareket etmelisiniz. Eğer yer bulamazsanız, yatların ve teknelerin demirlediği koy boyunca bir yürüyüş yapmak da alternatif olabilir. Buraya gelmişken bir de karnımızı doyuralım diyorsanız, sahilde sıralanmış balık restoranları eşsiz Boğaz manzarası ile sizleri bekliyor...


Arnavutköy bin 500 yıl öncesine uzanan tarihi ile İstanbul’un en köklü semtlerinden. Kentin keşmekeşinden sıyrılmak ama kentten de uzaklaşmamak istiyorsanız reçete çok basit; Arnavutköy’e geliyor, sahilinde yürüyüş yapıyor, banklarında soluklanıyor, sokaklarını ve tarihini keşfe çıkıyorsunuz...

 

Yorum ekle

<< Ana sayfa