| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Yazılar arşiv 07.2008 Other entries in 2008-07 resimler, videolar

İNSANIN ÖMRÜ NEYE BAĞLI?

Einstein, “Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa, insanın sadece 4 yıl ömrü kalır” derken ‘bal olmadan hayatın çekilmez olacağını ve insanın kahrından öleceğini’ kastetmiyordu. Kehanet gibi bu sözler, doğal yaşamın ‘anahtar’ına işaret ediyordu.


EKOLOJİK SİSTEM:

 Dahi bilim adamı Albert Einstein’ın sözlerinin işaret ettiği gerçeklik kavranıldığında arıların doğal yaşamın sürekliliğinin korunmasında üstlendikleri rolün önemi anlaşılabilir. Arılar, doğadaki bitkilerin neredeyse yüzde 90’ına yakınının çoğalmasını sağlıyor. Yani arılar yok olduğunda, başta insan olmak üzere, dünyadaki pek çok canlı türünün besin kaynakları hızla tükenecek. İlk kötü haber, California’lı çiftçilerden geldi. 27 eyaletteki 600 bin kovandaki arılar aniden yok olmuşlardı. Benzer haberler farkı coğrafyalardan da peş peşe yükselmeye başladı. Arı kolonilerinin kaybolması, küresel ısınma, yanlış ilaçlama, çevre kirliliği ve cep telefonu sinyallerinin yönlerini bulmasını engellemesi gibi gerekçelere dayanıyor. Ancak saati geriye çevirmek için yürütülen bilinçli çabalar da var. Bunların belki de en çarpıcısı, TEMA’nın Macahel’de (Camili) yürüttüğü proje. Dünyaca ünlü ‘Kafkas Arısı’ Artvin’in Borçka’sına bağlı Macahel’de, genetik saflığını korumayı başarmış. Bu bilginin keşfinden sonra da TEMA devreye girmiş ve ‘Kırsal Alan Kalkınma Projesi’ne dönüştürdüğü istikrarlı bir çalışmayla köylüleri eğitmiş, gerekli teknik ve altyapı desteği vererek, saf Kafkas ana arılarının üretilmesine öncülük etmiş. Kışın altı ay köylerine ve yoksulluğa hapsolan Macahel sakinlerinin de hayatı değişmiş böylece. Bu örneklerin çoğalmasını dileyerek sözü artık burada balla keselim ve balın mucizesiyle devam edelim.
Bal, arıların bitki özlerini harmanlamasıyla ürettikleri bir yiyecek. Sofralarımızın vazgeçilmezi balın hikayesi çiçeğin özünde başlıyor. Kovanlarda devam ediyor.
Arılar tahminen 50 milyon yıllık bir nesle sahip. Her arının beyninde yaklaşık bir milyon sinir hücresi (nöron) bulunmakta. Bir arı topluluğu ise 100 milyar nörona sahip insanın yarısı kadar sinir hücresine sahip. Bir balarısı kolonisi bir yaz mevsiminde yaklaşık beş milyon kilojul enerji içeren çiçek nektarı toplamakta. Bu görevi başarıyla yerine getirebilmek için arıların son derece gelişkin öğrenme ve iletişim yetisine sahip olmaları gerekmekte. Bilim adamlarının son araştırmaları arıların, yönlerini bulmak için bir tür haritadan yararlandıklarını gösteriyor. Yani doğadaki bazı işaretleri akıllarında tutarak hedeflerine ulaşıyorlar.
Arılar yaşlandıkça akıllanıyor, meslek hastalığına yakalanıyor ve toplayıcı arılar iki kilo bal üretebilmek için toplam olarak Dünya ve Ay arasındaki mesafeye eşit bir yol kat ediyor. 500 gram bal elde edebilmek için 3 milyon 750 bin defa çiçeğe konup kalkmaları gerekiyor. Bir kilo bal için ise 40 bin arı, 6 milyon çiçeği dolaşıyor. Bal arıları bir peteği doldurabilmek için 100 milyon çiçeğin nektarını emiyor ve 100 bin kilometre kanat çırpıyor.
Bir bilgisayar saniyede 16 milyar aritmetik işlem yaparken, bal arıları bu sürede daha az enerji harcayarak 10 trilyonluk işlem yeteneğine sahip. Bir koloninin pazarlanacak 1 kg bal üretmesi ve yaşamını sürdürebilmesi, için 8 kg bal tüketmesi gerekiyor. Bu da koloninin 6 kez dünya çevresini dönmesi demek...
Boş kuluçka hücrelerinde uyur gibi görünen ısıtıcı arılar, kışın göğüs kaslarını saniyede 200 kez titreterek, 4 milivatlık randımanla beden ısılarını 43 dereceye kadar yükseltebiliyor. Yazın ise yuvayı serinletmek için su damlacıkları taşıyor ve kanatlarıyla buharlaştırıyorlar.
Bir arı, vücut ağırlığının 330 katı yük çekebilmekte. Her bir petek gözünü altıgen prizma şeklinde inşa ederek esas peteğin direncini sağlıyor. Bu nedenle kilolarca balı rahatlıkla taşıyabiliyor. Gerçekten de “En az bal mumu harcayarak, maksimum ölçüde bal depolamak için en uygun şekil, arıların inşa ettiği altıgen prizmadır” diye onaylıyor fizikçiler.

Arılar Her Herde Derman

Bal, temel besin maddesi ve enerji kaynağı olarak kullanılmasının yanı sıra çeşitli hastalıkların tedavisinde de kullanılıyor. Sulandırılmamış balın asitliği antibakteriyel özellikte. Mide ve bağırsaklar üzerinde iyileştirici etkisi olan bal, yara ve yanıkların tedavisinde, kronik sindirim sistemi hastalıklarından özellikle peptik ülser ve hazımsızlığa, duodenal ülsere, çocuklarda ise bakteriyel gastroenteritise karşı etkili bir şekilde tedavi amacıyla kullanılıyor. Klinik araştırmalarda ise gözde, katarakt hastalığına, konjiktivit ve çeşitli kornea rahatsızlıklarına karşı, direkt gözün içine uygulanarak kullanılan balın şeker hastaları için ise şekerli bir üründen daha iyi olduğu belirtiliyor. Böbrek fonksiyonlarını düzenleyici, uykusuzluğu giderici, ateş düşürücü etkileri bulunan bal kalp, dolaşım sistemi ve karaciğer rahatsızlıklarına karşı da kullanılıyor.
Balmumu, arıcılık sektöründe temel petek yapımında, marangozculukta, parke verniği yapımında ve boya endüstrisinde, mum üretiminde, parfüm ve kozmetiğin yanı sıra insan sağlığı açısından çeşitli merhem türü ilaçların, kremlerin üretiminde kullanılıyor.
Polen, arıların büyüyüp gelişmelerini tamamlamaları, salgı bezlerinin gelişmesi için gerekli olan başlıca protein kaynağı. Polen insan beslenmesi için de büyük öneme sahip. Büyümeyi hızlandırma, yorgunluğu giderme, kansızlığı önleme, metabolizmayı düzenleme özelliğinin yanı sıra polen, polen alerjisi olan kişilerin tedavisinde, prostat karaciğer, hastalıklarının tedavisinde kullanılıyor.
Arıların zehir torbasına bir kanal ile bağlanan asit ve alkali salgı bezlerinde üretilerek zehir torbasında depolanan arı zehiri, Avrupa’da eklem rahatsızlıklarında, romatizmal hastalıklarda, gribal enfeksiyonlarda ve ortopedik hastalıklara karşı kullanılıyor, iltihap kurutucu ve analjezik (ağrı kesici) etkileri bulunuyor; epilepsi, bazı kanser çeşitleri, boğaz enfeksiyonları, migren, ülser ve astım tedavisinde kullanılıyor.
Amerikan Apiterapi Birliği de doku sertleşmesi, deri veremi, kronik yorgunluk sendromu, yara izi, deri kanseri, egzema gibi hastalıkların tedavisinin arı zehiri ile yapıldığını bildirmişti.
Arı sütünün, en fazla bronş astımı, damar sertliği, mide ve bağırsak hastalıkları, romatizma hastalıkları tedavisinin yanı sıra yüksek tansiyonu önleyici, böbrek ve idrar yolu rahatsızlıklarını düzenleyici özellikleri var. Zihinsel ve bedensel yorgunlukların giderilmesine karşı ve ciltteki kırışıklık ile sivilcelere karşı da etkili şekilde kullanılıyor.
Propolis, gram pozitif bakterilere karşı antibakteriyel etkiye sahip. Spreyleri solunum yoluyla alındığında romatizmaya ve astıma iyi geliyor, gut hastalığının tedavisinde ve sinirleri yatıştırmada kullanılıyor, doku yenilenmesini sağlıyor ve kötü huylu tümör hücrelerinin gelişimini engelliyor.
FARUK ARHAN
*Macahel belgeselinin senaristi Semih Dindar’a katkısı için teşekkürler.
bilgi/
yalnızlık ölüm demek
Arılar virüs kaptıklarında, yön duygularını yitiriyor ve yuvalarını bulamadıkları için de tek başlarına kalıp ölüyorlar.

Arım, balım, peteğim; yok olursan öleceğim

“Bir bilgisayar saniyede 16 milyar aritmetik işlem yaparken, bal arıları bu sürede daha az enerji harcayarak 10 trilyonluk işlem yeteneğine sahip.”

ARNAVUTKÖY YA DA MEGA REVMA

 Boğazda 1500 Yıllık Gezinti (Büyük Akıntı)

Semtin ismi ile ilgili rivayetlerden bugün en geçerli olanına göre, İstanbul’un fethi sonrası kentin nüfusu çok azalmış ve Fatih Sultan Mehmet’in başlattığı zorunlu iskân politikası Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde de devam ettirilmiş. Bu dönemde Arnavutluk’tan getirilen aileler bu bölgeye yerleştirilmiş ve ismine de Arnavutköy denmiş; Polonezköy misali...

Evliya Çelebi, Arnavutköy’den bahsederken “Ekmeği ve peksimedi beyaz, Yahudileri’nin sahib-i zevk ve ehl-i saz, Rum Hıristiyanları’nın kavmi- laz, Cemaat-i Müslim’in gayet az” olduğunu yazar. Şu anda durum tersine olsa da kalan gayrimüslimler ile Müslümanlar geçmişte olduğu gibi bugün de yan yana, komşuluk etmeye devam ediyorlar. Zaten semtteki ibadethaneler de bunun en güzel ispatı. Bunların en dikkat çekenlerinden biri 1870’de yapılmış semt meydanındaki Taksiarhes Kilisesi diğeri de Sultan II. Mahmut döneminde 1832’de yapılmış olan Tevfikiye Camii. Özellikle Taksiarhes, görkemli kubbesi ve çan kulesi ile İstanbul’daki en büyük Ortodoks ibadethanelerinden biri olma özelliği ile dikkat çekici.


Tekaütlükten sonra   yaşanacak yer’ havasına aldanmayın, genç, capcanlı bir semt burası.  Artık çilek yetişmese de, sebze- meyvesi her dem taze.
Yangınlardan geriye pek az yalı kaldı.
Buradaki restoranlarda müşteri değil, konuk sayılırsınız.
“Kazıklı yolun bitiminde sıra sıra dizili yalılar, Osmanlı Sarayı’nın hatun kişileri için yaptırılmış.”
Amatörler yaz kış buradan olta salar.

Evliya Çelebi’den bu yana çok değişti belki, ancak onun gözlemlerinden bir tanesi hâlâ yerli yerinde Anavutköy’de; ‘Burada farklı inançlar bir arada, kardeşçesine ve diğerini gözü gibi kollayarak varoluyor.’
Şehrin hem bu kadar içinde, hem başka bir coğrafya hissi verecek kadar uzağında... Birçok sanatçıya ilham kaynağı olmuş, kimini ilk görüşte kendine aşık etmiş bir semt burası; Arnavutköy, ille de gidilip görülesi...
GEZİ “Sahildeki tarihi yalısından çıkan adam bitişikteki pastaneden taze simidini aldığında gün belli belirsiz aydınlanmaya başlamıştı. Köşedeki kilisenin zangoçu ile göz teması selamlaştıktan sonra, sabah namazına giden cemaate şöyle bir el salladı uzaktan. Caddenin karşısına geçerken taze deniz havasını ciğerlerine çekmişti. Uzaktaki köprünün iki ayağı arasındaki karartıya gözü takıldı bir süre, evinin karşısındaki koyda demirlemiş teknesine binerken, ‘deniz kabarabilir’ diye düşündü, tekneden aşağı indi. Bir taraftan simidini ağzı ile tutarken, oltasını çoktan denize yollamıştı bile yolun kenarından.”
Arnavutköy’de geçen bir roman yazılsa herhalde buna benzer bir açılış fena olmazdı. Belki böyle bir roman yazılmadı ancak birçok yazara, şaire, ressama, bestekâra hem ilham verdi hem de onları tüm konukseverliğiyle ağırladı Arnavutköy tarihi boyunca...
Şehrin merkezine hem bu kadar yakın olup aynı zamanda sanki güneyde bir yerlerde dağlara paralel uzanan bir sahil kasabasındaymışsınız gibi şehirden uzaklık hissi verebilen bir semt burası. Bebek ile Kuruçeşme’nin tam ortasında, sırtını da Ulus’a dayamış, karşısına da Kandilli ve Vaniköy’ün doyumsuz boğaz manzarasını almış. 


Osmanlı dönemi boyunca en güzel yalılar bir gerdan gibi Boğaz’ı sarmalamış yıllarca. 18’inci yüzyılda bir bostancıbaşı defteri kayıtlarından edinilen bilgiye göre Arnavutköy sahilinde İstanbul’un varlıklı Rumları’nın, özellikle’de Osmanlı’da tercümanlık vazifesi yapan Fenerli Rum beylerinin ve voyvodalarının yalıları sıralanırmış. Bu yalılar 1821 Mora ve Girit ayaklanmalarının etkisi ile Musevilere satılmış. Daha sonra Osmanlı Sarayı’na yakın iktidar sahibi hatun kişiler için bu kıyılarda saraylar yaptırılmış ancak bu 200 yıllık dönemde bu yapılar yangınla mücadele etmiş sürekli. Bugün sahilde kazıklı yolun hemen bitimindeki sıra sıra dizili ahşap yalılar bütün bu badireleri atlatıp günümüze ulaşabilen ve çok iyi korunmasını ümit ettiğimiz gerçekten nadide yapılar. Sonradan yapılan kimi biçimsiz beton yapılara rağmen, halen Arnavutköy’deki evler ve sokaklar, ahşap cumbaları, balkonları, pencerelerden sarkan çiçekleri, mimari estetiği, merdivenleri ile gözümüzü ve gönlümüzü okşamaya devam ediyor.


Rumlar’ın çoğunlukta olduğu dönemlerde semt; Mega Revma (Büyük Akıntı) diye anılırmış. Bunun sebebi de Boğaz’ın en sert akıntısının; yani Akıntı Burnu’nun burada olması. Eskiden kayıklar Akıntı Burnu’na geldiğinde kürekler bırakılırmış, kıyıya atılan ipe 3-4 yedekçi asılır ve kayığı sabitlemeye çalışırlarmış. Hatta kayıkçıların çoğu karaya çıkıp kendilerini sağlama alıp burnu yürüyerek geçerlermiş. Bir rivayete göre bu hareketin aynısını Boğaz’dan geçen yengeç sürüleri de yaparlarmış.


Mega Revma döneminde semtte yaşayanların çoğu, geçimini balıkçılıkla sağlarmış. Tutulan balıklar ise ‘pazar kayıkları’ ile Boğaz boyunca denizden dolaştırılarak semt semt satılırmış işporta usulü. Denizden yeni çıkmış taze balıklar hemen Rum meyhanelerinin mutfağının yolunu tutarmış.


Günümüzde olta balıkçıları burayı mesken tutmuş, Boğaz’ın diğer sahilleri gibi. Özellikle haftasonu burada balık tutacak bir yer bulabilmek için biraz erken hareket etmelisiniz. Eğer yer bulamazsanız, yatların ve teknelerin demirlediği koy boyunca bir yürüyüş yapmak da alternatif olabilir. Buraya gelmişken bir de karnımızı doyuralım diyorsanız, sahilde sıralanmış balık restoranları eşsiz Boğaz manzarası ile sizleri bekliyor...


Arnavutköy bin 500 yıl öncesine uzanan tarihi ile İstanbul’un en köklü semtlerinden. Kentin keşmekeşinden sıyrılmak ama kentten de uzaklaşmamak istiyorsanız reçete çok basit; Arnavutköy’e geliyor, sahilinde yürüyüş yapıyor, banklarında soluklanıyor, sokaklarını ve tarihini keşfe çıkıyorsunuz...

 

HAYATTAN ÇIKARILACAK DERSLER

ALAN GREENSPAN VE 9 NASİHADI

 

18 yıl ABD Merkez Bankası’nı yöneten Alan Greenspan, Hayatı boyunca edinmiş olduğu tecrübelerini gençlere (iş hayatına yeni başlayanlara) 9 nasihatle anlatıyor.

 

1.      KAZANMAK İÇİN KAZANDIR: Hayatımda beni en çok tatmin eden işler, “kazanmak için kazandırmak gerek” ilkesiyle yaptıklarımdır.

2.      KARİYERİNİ ÇİZERKEN KABİLİYETİNİ BİL: Müzisyen olarak iyi bir amatör ama vasat bir profesyoneldim. Fazla zaman harcamadan bu alandaki sınırlarımı kavradım ve orkestradan ayrıldım. En doğru kararlarımdan biriymiş.

3.      SADECE ÇABALARINA GÜVEN: Başarılı bir kariyerin gerçek lezzetini, sadece kendi çabalarıyla başarıya ulaşanlar bilir.

4.      MADDİ BAŞARI İÇİN BAŞKALARINI İSTİSMAR ETME: Pek çok insan maddi başarıyı diğer insanların manipüle ederek yakalıyor olabilir. Ama buna diğer insanları istismar etmeden de ulaşmak mümkün ve emin olun ki böylesi çok daha tatmin edici.

5.      MATEMATİK BECERİLERİNİ GELİŞTİR: Matematikte yetkinlik, kişinin günlük finansal kararlarına hakim olan muğlaklıklarla başa çıkma yetisini artırır.

6.      KİMDEN BORÇ ALDIĞINIZI BİL: Borç alırken yeterli bilgiye sahip olmak sizi sahtekârlığa ve istismara karşı daha savunmasız kılar.

7.      İLETİŞİM BECERİLERİNE ÖNEM VER: Eğitime dayalı sağlam bir temelin ve iletişim becerilerinin ne kadar önemli olduğunu eninde sonunda öğreneceksin.

8.      KAZANMA UĞRUNA KÖTÜ BİR İNSAN HALİNE GELME: Amerikan beysbol filozofu Leo Durocher’in söylediği iddia edilen “İyi çocuklar her zaman sonuncu olur.” Sözü kesinlikle yanlıştır.

9.      YARDIM ETMEYİ AHLAKİ ZORUNLULUK SAY: Yarattığımız serveti yoksul topluluklara yardım için kullanmak ahlaki bir zorunluluktur.

Ikea’nın kurucusu Ingvar Kamprad’dan her zaman geçerli bir nasihat:

Zaman en değerli varlığınızdır. Yaşamınızı 10 dakikalık birimlere ayırın ve olabildiğince azını fuzuli işlere harcayın.

MAKYAJ VE GÖSTERİ DÜNYASI, ETLE TIRNAK GİBİ

GÜZELİM, ÖZELİM, FAZLA BAKMA SENİ ÜZERİM.

Kim ne derse desin, kadın makyajı ne erkekler için yapar, ne de iddia edildiği üzere diğer kadınlar için. Makyaj bir kadının kendindeki kusursuzluğa ulaşma hayalinin masum bir çabasından başka bir şey değil.

Tarihi günümüzden 7 bin yıl önceye kadar uzanan makyaj, ilk günden bu yana daha güçlü bir imaj yaratmak için kullanıldı. Günümüzün modern makyajıyla ‘eskiler’in arasındaki fark ise; onu kullananlarda. Tarihte ilk kez erkeklerin kullandığı ‘makyaj’, günümüzde kadınların iktidar sahası. Makyaj, kadınların kusursuzluk arayışında en güçlü silahı.

MAKYAJ Sürmeyi itina ile çekti. Yüzündeki bir çok noktaya boyalarla gölgelemeler yaptı. Makyajı tamamdı. Göz alıcı elbiselerini giydi, takılarını taktı. Artık hazırdı. Arkadaşlarıyla buluştu ve...


Ne bir düğüne gidiyorlardı ne de bir eğlenceye. Gözlerde sürme, saçlarda sarı nişastadan yapılan boyalar; ne televizyon, ne telefon, ne de internet vardı. Böyle zamanlarda aslında amaçları, ya tanrılarını etkilemek oluyordu, ya da düşmanlarını korkutmak. Yaşam kavgasında, düşmanlarını korkutmak için göz alıcı giysiler giyerek ve yüzlerine boyalar sürerek ayakta kalabiliyorlardı. Otantik renklerin dansı yüzlerinde gizli olan bu insanlar, erkeklerdi. O erkekler eğlenceye değil savaşa veya dini ayinlere gidiyorlardı. Bu, aslında tarihte ilk süslenenin erkek olduğunu gösterir bize. Bugün bile dünyanın bazı bölgelerindeki ilkel toplumlarda erkeklerin savaş oyunlarında nasıl boyandıklarını görmekteyiz.


İnsanlar çağlardan beri sağlıklı ve güzel görünmek, dost ya da düşman olsun başkalarını etkilemek ve genç kalmak için çevrelerinde bulunan her şeyi kullandılar: Bitkileri, çiçekleri, çamuru, kaynak suyunu, deniz suyunu, yosunları, toprağı....

Farklı kültürlerde, farklı coğrafyalarda makyaj ya da o zamanki deyimiyle boyanmak, tek bir amaç uğruna yapılmıyordu. İlkel insanda makyaj, kimi zaman yüz ve bedenin boyanması, kimi zaman ise boyanmanın yerine geçen maskelerle ortaya çıktı. Totemizm denilen ruhlara ve atalara tapınma eyleminde, maskenin önemi çok büyüktü. Bu tapınma şeklinde, insan evrende kendi özü dışında her şeyde birbirinden değişik bir öz olduğuna inanıyordu.


 Maskeyi ya da makyajı bir ruh kalıbı haline getirmesinin amacı ise bu ruhları kendisinden yana çekebilmekti. M.Ö. 10.000-8000 tarihleri arasında yaşamış olan Cro-magnonlar’a ait olduğu sanılan mezarlardaki kemiklerde, kırmızı boyalar tespit edildi. Ölünün yakınları, solmuş olan deriyi canlandırmak, yiten hayatı geri kazanabilmek için cesedin üzerine kırmızı toprak boyası serpiyorlardı. Seçtikleri kırmızı renk, hayatı, yaşamı temsil ediyordu.

Sürme çeken evliliğe hazır demekti

Asurlular ise güneşin olumsuz etkilerini hafiflettiğine inandıkları mavi renkli sürme kullanırlardı. En eski çağlarda kadınların vişne ve renkli kil gibi bir çok maddeden ruj yaptığı biliniyor. Ancak bilinmeyen en azından emin olunmayan kadınların bunu güzel görünmek için mi, yoksa erkekleri korkutup kaçırmak için mi yaptıkları. Ne için yapılırsa yapılsın Afrika’da ve Batı Avrupa’da ortaya çıkarılan kaya resimlerinde kadınların ruj kullandıkları açıkça görülüyor. Ruj gibi, günümüzün rimeline benzer bir başka makyaj malzemesinin; sürmenin kullanımı da oldukça eskilere dayanıyor. Arap kadınları ise ‘mikhale’ denilen şişeler içerisinde korunan sürmeyi kendi çocuklarının gözlerine çekerlerdi. Kirpiklerin iç kısımlarına çekilen bu sürmenin rivayete göre faydaları vardı; göze şifa veriyor, kirpikleri güçlendiriyordu. Ayrıca dul kalan Arap kadınları, yas tuttukları zaman süslenmeyi bırakır, evlenmek istedikleri zaman tekrar süslenmeye başlarlardı ki sürme çekmek evlenmeye hazır durumda olduklarının bir göstergesiydi. Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın hayat felsefesinin güzellik olmasından dolayı olsa gerek makyajın en belirgin şekilde görüldüğü uygarlık eski Mısır. Bu uygarlıktan kalan makyaj malzemesi kalıntıları bunun en büyük kanıtı. Kalıntılar arasında, boya paletleri, makyaj çanakları, sürme malzemeleri ve benzerleri var.

Avupalı’ya makyajı Rumlar öğretti

Avrupalı kadınların makyajı Rum kadınlardan öğrendikleri söylenir. Malzemelerin de Mısır, Çin ve Hindistan’dan ithal edildiği. Ne zamana kadar mı bu böyle devam etti? Ta ki Fransızlar bu sektöre el atıp kozmetik devrimini yapana kadar. Fransa’daki kozmetik devriminin ortaya çıkışıyla kadınlar çok daha sade, maskeye benzemeyen, doğal makyajlar yapmaya başladı. Batı kendi modernliğini makyaja da yansıttı ve yeni bir stil ortaya çıkararak ‘makyaj’ı baştan yarattı. Teknolojinin de yardımıyla makyaj bugün önemli bir sektör halini aldı. Bu sayede güzelleşmek geçmiş çağlardaki gibi zahmetli olmaktan çıktı. Çok sayıda makyaj çeşidi ve malzemesi hayatlarımıza girmeye başladı.
Makyajın değişerek de olsa günümüze kadar gelmesinin yardımcılarından biri de sahne ve gösteri sanatları oldu. Sinema filmlerinde, tiyatro oyunlarında, dizilerde, kliplerde, dans şovlarında, televizyon şovlarında kısacası ışığın kullanıldığı tüm aktivitelerde makyaj olmazsa olmazlardan biri. Bazen ışığın verdiği olumsuz etkileri ortadan kaldırmak için bazen de yüzü tamamıyla değiştirmek için kullanılan makyaj, uzmanlar tarafından yapılıyor. Uzmanlar, insanların yüzlerine sürdükleri boyaya kabiliyetlerini de katarak bir nevi sanat icra ediyor.
Bu sanatı tek icra eden makyaj uzmanları değil. Artık kadınların bir çoğu kendisi için en uygun makyajı biliyor ve adeta birer sanatçı gibi kendilerine uyguluyor; üstelik neredeyse her sabah...
Kadınların günlük hayatlarının rutini haline gelen makyaj, bir kaç boyayı yüze sürmekten öte bir olay, bir motivasyon aracı. Makyaj günümüze gelene kadar değişse de, anlamı her zaman aynı: Daha güçlü bir imaj için güzelleşme. Uzmanlara göre makyaj, psikolojik olarak kişiye kendini iyi hissettiren, kendisine has özelliklerini ortaya çıkaran aynı zamanda bilinçli kullanıldığı zaman dış etkilere karşı cildi koruyan bir uygulama. Elbette doğal ürünler kullanmak şart 

KLEOPATRA- nın SIRRI

Antik Mısır’ın son Helenistik kraliçesi Kleopatra’nın Roma İmparatoru Sezar’ı kara sevdaya düşüren güzelliğini, sıcak ‘at sütü’ (kımız) banyosuna borçlu olduğu iddia edilir.

‘Bir elinde cımbız bir elinde ayna...’

Tüm yüz biçimlerinde, makyajla ovale yakınlaşmak hedefleniyor.
Makyörler gösteri dünyası dışında da artık birer sanatçı.
Ürünlerdeki çeşitlilik, kafa karıştırmak bir yana Cin Ali çizemeyeni bile ‘usta’lıkla ödüllendiriyor.


Gösteri dünyasında makyaj şart.

 

KONUŞMAK VE ANLAMAK

Birkaç yüzyil önce ... Papa bütün Yahudilerin Roma'yı terk etmeleri
gerektiğine karar verir. Doğal olarak Yahudi toplumundan büyük bir
tepki gelir. Bunun üzerine, Papa ile Yahudi toplumundan önde gelen birisiyle
karşılıklı dini bir müzakere yapmalarını önerir. Yahudiler kazanırsa
kalacaklar, Papa kazanırsa gidecekler. Yahudiler çaresiz
kabul eder ve temsilci olarak Moiz'i seçerler. Ancak Moiz'in
Papa ile aynı dili konuşamaması nedeniyle müzakere de konuşmak
yerine sadece işaret dilinin kullanılmasını teklif ederler.
Papa kabul eder.Müzakere günü geldiğinde iki taraf
karşılıklı yerlerini alırlar ve karşılıklı olarak bir süre bakıştıktan
sonra Papa elini kaldırarak 3 parmağını gösterir. Buna
karşılık Moiz tek parmağını kaldırır. Papa parmaklarını sallayarak
başının etrafında çevirir. Moiz ise parmağı ile yeri işaret
ederek oturduğu yeri gösterir. Papa yanındaki çantadan
bir parça ekmek ve şarap çıkartınca Moiz de bir elma çıkartır.
Bunun üzerine Papa ayağa kalkarak 'Ben pes ediyorum, Yahudiler
kalabilirler' der.

Müzakere sonrasında Papa'nın etrafına
toplanan kardinaller Papa'ya ne olduğunu sorduklarında Papa: Ben önce
3 parmağımı gösterip Kutsal Üçlüyü işaret ettim. Buna
karşılık o bana tek parmağını gösterip her iki dinin de tek tanrıyı
tanıdığını söyledi. Ben parmaklarımı sallayıp başımın
etrafında çevirerek tanrının bizim etrafımızda olduğunu gösterdiğimde
o da oturduğu yeri işaret ederek tanrının onların durduğu yerde
de olduğunu işaret etti. Ben kutsal ekmek ve şarap çıkartıp
tanrının bizim günahlarımızı bağışladığını göstermek istediğim
zamanda hemen bir elma çıkartıp bana ilk günahı hatırlattı. Herifin
her şeye bir cevabı var. Ne yapabilirdim ki?' Aynı sırada

Yahudi cemaati de Moiz'in etrafını sarmış ona nasıl başardığını
soruyorlardı Moiz;' Önce bana 3 parmağını gösterip 3 gün içinde
burayı terk etmemizi istedi. Ben de ona bir tekimizin bile
ayrılmayacağımızı söyledim. Sonra bütün şehrin Yahudilerden
temizleneceğini söyledi. Ben de, hiç bir yere gitmeyip olduğumuz
yerde kalacağımızı söyledim.' 'Sonra ne oldu?' diye
kalabalık heyecanla sormuş. 'Valla, sonrasını ben de pek anlamadım.
Adam biraz hiddetlendi ve öğle yemeğini çıkardı. Bunun
üzerine ben de benimkini çıkarttım. Hepsi bu!..'


İNSANLARIN NE KONUŞTUĞU DEĞİL NE ANLADIĞI
ÖNEMLİDİR.

SULTAN AHMET MEYDANI VE DİKİLİTAŞ

İstanbul Sultanahmet meydanındaki dikilitaş üzerindeki metinde ne anlatılıyor ? 

Bugün İstanbul’da dikilitaş adını verdiğimiz anıt, Eski Mısır'dan kalma bir eseridir. Eski Mısır’dan çıkarılarak dünyanın pek çok  kentlerine dikilitaşlar götürülmüştür. İstanbul’daki dikilitaş ilk olarak MÖ 1547 yıllarında Firavun III. Tutmosis adına Yunanlıların Heliopolis adını verdiği Annu kentinde dikilmiş. Üzerinde Hiyeroglif yazısı ile Tutmosis'in zaferleri anlatılmaktadır. Taş ilk olarak Bizans İmparatoru Constantinus’un dikkatini çekmiş ve Mısırlılara bir mektup yazarak bu taşın kendisine gönderilmesini istemiş:
“Gemileriniz Karadeniz’e çıkarken sizleri cömertçe karşılayan ve beslenmesine yardımcı olduğunuz bu şehrin güzelleşmesine katkınız olması için bu yekpare taşı yollamanız yerinde olur.”

Dikilitaş’ın İstanbul’a ne zaman gönderildiği tam olarak bilinmiyor. Bilinen, taşın kente geldikten sonra uzun süre yerde yatması. Birçok zafer kazanan imparator Thedosius başa geçtikten sonra bu dikilitaş’ı hatırlamış. Belki bu zaferlerini anlatması için Mısır krallarının yaptığı gibi bir dikilitaş dikmek istemişdir. Kadırga limanından hipodroma kadar olan mesafede özel bir yol hazırlatılarak taşın bugünkü yerine taşınması üç gün, burada bir kaide üzerine dikilmesiyse 32 gün sürmüştü. Belki bu sırada belki de daha önce taşınırken alt kısmındaki hiyerogliflerden biri zarar görmüş olabilir.

Taş, 390 yıllarında Bizans İmparatoru Theodosius’un emriyle Hipodrom’a dikildi. Kaidedeki kabartmalar üzerinde I. Theodosius, oğulları, karısı, Arkedios, Honorios ile İmparator II. Valantinianos görülür. Ayrıca dikilitaş üzerinde, Hipodrom sahneleri ve anıtın dikilişini gösteren tasvirler de vardır.

Pembe granitten yekpare yapılmış 19,6 , kaidesiyle birlikte 24,87 metre yüksekliğinde olan taşın dört yüzündeki metinse dilimize yaklaşık şöyle çevriliyor:

Kuzeybatı cephesi:
18. sülaleden Yukari ve Asagi Mısır'ın sahibi 3. Tutmosis, Tanrı Amon’a kurbanını sunduktan sonra Horus’un yardımıyla bütün denizleri ve nehirleri hükmü altına alarak hükümdarlığının otuzuncu yılı bayramında bu sütunu daha nice zamanların getireceği bayramlar için yaptırdı ve dikti.”

Kuzey cephesi:
“Gizli ve kutsal ismin her tecellisine mazhar olan tanrı Amon’a kurbanını büyük bir acz içinde sunduktan sonra, ondan yardımlar dilenerek güneyin dostu, dinin nuru iki tacın (Aşağı ve Yukarı Mısır) sahibi, kudretli hükümdar ülkesinin sınırlarını Mezopotamya’ya kadar götürmeye azmetti.”

Güneydoğu cephesi:
“Güneşin doğduğu sırada sahip olduğu altın renkleri dünyaya yayan Horus’un verdiği kuvveti, serveti, kuvvetli sevgi, saygıyı taşıyan ve Aşağı ve Yukarı Mısır’ın tacına sahip olan ve bizzat Güneş tarafından seçilmiş olan firavun, bu eseri babası Ra için yaptırdı.”

Güney Cephesi:
“Tanrı Horus’un lütfuna mazhar olan ve Güneş’in oğlu unvanını taşıyan Aşağı ve Yukarı Mısır’ın hükümdarı olan firavun, kudret ve adaletle bütün ufuklara nur saçtı. Ordusunun önüne geçti. Akdeniz’de dolaştı, bütün dünyayı mağlup etti. Sınırlarını Naharin’e kadar yaydı. Mezopotamya’ya azimle gitti, büyük savaşlar yaptı.

Dikilitaşın kaidesinde yer alan yazılarsa Doğu Roma İmparatorluğunda adet olduğu üzere Grekçe ve Latince yazılmış. Grekçe yazı bir anlatıcı ağzından şöyle diyor:

“Devamlı bir suretle yerde duran bu taşı dikme cesaretini İmparator Theodosius gösterdi ve yardımına Proclus çağrıldı. Bu şekilde otuz iki günde yerine dikildi.”

Latince metinse taşın ağzından yazılmış:

“Önceleri direnmiştim; fakat yüce efendimizin emirlerine itaat ederek, yenilen tiranlar üzerinde zafer çelengini taşımam gerekti. Her şey Theodosius ve onun kesintisiz sülalesine boyun eğiyor. Bana da galip geldiler ve reis Proclus’un idaresi altında otuz günde yükselmeye mecbur oldum.”

İstanbul'da pek çok tarihi eser var biliyoruz. Fakat yapılış nedenlerini, niçin yapıldıklarını ve hikayesini bilmek nedense ilgimizi çekmiyor. Turist mi olmak lazım?