| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
4 "istanbul" etiketi kullanan gönderi "istanbul" etiketi kullanan diğer içerikler resimler, videolar

SENİ TARİHE GÖMSEM SIĞMAZSIN AZİZ İSATANBUL

 

SENİ TARİHE GÖMSEM SIĞMAZSIN AZİZ İSTANBUL

 İstanbul'da  Asya ile Avrupa Kıtası'nı su  altından birleştirecek 'bin  5 yılın projesi' Marmaray  için yapılan kazılar sırasında tarihin en önemli " arkeolojik keşiflerin­den birini de gerçekleştirdi. Yenikapı Arkeolojik Kazı Alanı iler­ledikçe İstanbul'un tarihi daha da gerilere gidiyor. Ancak Marmaray Projesi'ni de şimdiden 2 yıl geciktirdi. İstanbul'un 2 bin 500 yıllık  tarihiyle bilinen yaşı da M.Ö. 6000  yıllarına uzandı. Gökhan Tan'm   http://www.medyakronik.com/ internet sitesinde yayınlanan haberine göre, dört yıldır sürdürülen kazılar­da ilk kez İstanbul'un tarih öncesi dönemine inildi. Deniz seviyesinin 6.3 metre altında! ulaşılan mezarlar M.Ö. 6300 ile 6000 arasına tarihleniyor. Buluntular, İstanbul'un tarih öncesi dönemine ait bugüne kadar ulaşılamayan bilgiler sunuyor.

Yenikapı ve çevresinde İmparator Theodusius (379-3995) zamanında faaliyete geçen limanda 30'un üzerinde antik batık bulundu. Yenikapı'daki kazı, sadece gemi buluntularıyla bile dünyadaki benzer buluntuları geride bırakacak nitelikte

Kazı çalışmalarına Kasım 2004'te başlanan ve bugüne kadar kesintisiz devam eden Yenika­pı Arkeolojik Kazılan kritik bir dö­nemece girdi. Marmaray Projesi'nin yürütücüsü Demiryolları Limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü (DLH), kazının hızlandı­rılmasını istemiş, Temmuz 2008 so­nunda alanın inşaat için kendilerine teslim edileceğini duyurmuştu. Oysa arkeologların son günlerde ulaştığı buluntular, bitirilmesi bir yana, ka­zının belki de en önemli safhasına gelindiğini gösteriyor. İstanbul'un tarihi dokusu mu yoksa Marmaray Projesi mi?

ÇİLİNGOZ'A GİTMEK GÖRMEK GEREK

 

ÇİLİNGOZ'A GİTMEK GÖRMEK GEREK

İstanbul'da yaşamanın be­raberinde getirdiği birçok avan­taj var. Ama tüm bu avantajlara rağmen bir hafta sonu fazla da yol kat et­meden uzaklaşmak ister insan. Hem şehrin stresinden hem de aile ile birlikte olmak için yo­ğun geçen gündelik yaşamdan alınan kısa bir moladır bu. Siz de böyle bir mo­la almak isterseniz eğer, İstanbul'a sa­dece bir saat uzaklıktaki Çilingoz Sahil-teri'ne doğru sürebilirsiniz aracınızı.

 

İs­tanbulluların bugüne kadar adını bile fazla duymadığı Çilingoz'a  İstanbul'a özel araçla bir saat uzaklık­ta bulunan ve Binkılıç Beldesi'nden 17 kilometrelik bir orman yoluyla yada Terkos Gölü'nün kuzey kısmını takip eden Ormanlı, Karacaköy ve Yalıköy is­tikametlerinden ulaşılan Çilingoz sahi­li, yeni bağlantı yollarıyla İstanbul'a çok daha yakın, altyapı ve çevre düzenle­mesiyle de çok daha güzel bir sahil olacak.

 

Karadeniz kıyısında uzun, beyaz bir kumsala sahip olan Çilingoz Sahilleri; dalgaların yüzyıllardır döve döve ilginç şekiller verdiği kayalıkların arasından denize karışan bir dereyle güzelliğini pekiştiriyor. Bütün bu güzel tabloyu ta­mamlayan yeşil orman örtüsü de güzel bir tatil geçirmek isteyenlerin beklenti­lerini karşılayacak nitelikler taşıyor. Çi­lingoz koyunun iki başında şekillenen burunda adeta sanat eseri sayılabile­cek güzellikte kayalıklara da rastlanı­yor.

ARNAVUTKÖY YA DA MEGA REVMA

 Boğazda 1500 Yıllık Gezinti (Büyük Akıntı)

Semtin ismi ile ilgili rivayetlerden bugün en geçerli olanına göre, İstanbul’un fethi sonrası kentin nüfusu çok azalmış ve Fatih Sultan Mehmet’in başlattığı zorunlu iskân politikası Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde de devam ettirilmiş. Bu dönemde Arnavutluk’tan getirilen aileler bu bölgeye yerleştirilmiş ve ismine de Arnavutköy denmiş; Polonezköy misali...

Evliya Çelebi, Arnavutköy’den bahsederken “Ekmeği ve peksimedi beyaz, Yahudileri’nin sahib-i zevk ve ehl-i saz, Rum Hıristiyanları’nın kavmi- laz, Cemaat-i Müslim’in gayet az” olduğunu yazar. Şu anda durum tersine olsa da kalan gayrimüslimler ile Müslümanlar geçmişte olduğu gibi bugün de yan yana, komşuluk etmeye devam ediyorlar. Zaten semtteki ibadethaneler de bunun en güzel ispatı. Bunların en dikkat çekenlerinden biri 1870’de yapılmış semt meydanındaki Taksiarhes Kilisesi diğeri de Sultan II. Mahmut döneminde 1832’de yapılmış olan Tevfikiye Camii. Özellikle Taksiarhes, görkemli kubbesi ve çan kulesi ile İstanbul’daki en büyük Ortodoks ibadethanelerinden biri olma özelliği ile dikkat çekici.


Tekaütlükten sonra   yaşanacak yer’ havasına aldanmayın, genç, capcanlı bir semt burası.  Artık çilek yetişmese de, sebze- meyvesi her dem taze.
Yangınlardan geriye pek az yalı kaldı.
Buradaki restoranlarda müşteri değil, konuk sayılırsınız.
“Kazıklı yolun bitiminde sıra sıra dizili yalılar, Osmanlı Sarayı’nın hatun kişileri için yaptırılmış.”
Amatörler yaz kış buradan olta salar.

Evliya Çelebi’den bu yana çok değişti belki, ancak onun gözlemlerinden bir tanesi hâlâ yerli yerinde Anavutköy’de; ‘Burada farklı inançlar bir arada, kardeşçesine ve diğerini gözü gibi kollayarak varoluyor.’
Şehrin hem bu kadar içinde, hem başka bir coğrafya hissi verecek kadar uzağında... Birçok sanatçıya ilham kaynağı olmuş, kimini ilk görüşte kendine aşık etmiş bir semt burası; Arnavutköy, ille de gidilip görülesi...
GEZİ “Sahildeki tarihi yalısından çıkan adam bitişikteki pastaneden taze simidini aldığında gün belli belirsiz aydınlanmaya başlamıştı. Köşedeki kilisenin zangoçu ile göz teması selamlaştıktan sonra, sabah namazına giden cemaate şöyle bir el salladı uzaktan. Caddenin karşısına geçerken taze deniz havasını ciğerlerine çekmişti. Uzaktaki köprünün iki ayağı arasındaki karartıya gözü takıldı bir süre, evinin karşısındaki koyda demirlemiş teknesine binerken, ‘deniz kabarabilir’ diye düşündü, tekneden aşağı indi. Bir taraftan simidini ağzı ile tutarken, oltasını çoktan denize yollamıştı bile yolun kenarından.”
Arnavutköy’de geçen bir roman yazılsa herhalde buna benzer bir açılış fena olmazdı. Belki böyle bir roman yazılmadı ancak birçok yazara, şaire, ressama, bestekâra hem ilham verdi hem de onları tüm konukseverliğiyle ağırladı Arnavutköy tarihi boyunca...
Şehrin merkezine hem bu kadar yakın olup aynı zamanda sanki güneyde bir yerlerde dağlara paralel uzanan bir sahil kasabasındaymışsınız gibi şehirden uzaklık hissi verebilen bir semt burası. Bebek ile Kuruçeşme’nin tam ortasında, sırtını da Ulus’a dayamış, karşısına da Kandilli ve Vaniköy’ün doyumsuz boğaz manzarasını almış. 


Osmanlı dönemi boyunca en güzel yalılar bir gerdan gibi Boğaz’ı sarmalamış yıllarca. 18’inci yüzyılda bir bostancıbaşı defteri kayıtlarından edinilen bilgiye göre Arnavutköy sahilinde İstanbul’un varlıklı Rumları’nın, özellikle’de Osmanlı’da tercümanlık vazifesi yapan Fenerli Rum beylerinin ve voyvodalarının yalıları sıralanırmış. Bu yalılar 1821 Mora ve Girit ayaklanmalarının etkisi ile Musevilere satılmış. Daha sonra Osmanlı Sarayı’na yakın iktidar sahibi hatun kişiler için bu kıyılarda saraylar yaptırılmış ancak bu 200 yıllık dönemde bu yapılar yangınla mücadele etmiş sürekli. Bugün sahilde kazıklı yolun hemen bitimindeki sıra sıra dizili ahşap yalılar bütün bu badireleri atlatıp günümüze ulaşabilen ve çok iyi korunmasını ümit ettiğimiz gerçekten nadide yapılar. Sonradan yapılan kimi biçimsiz beton yapılara rağmen, halen Arnavutköy’deki evler ve sokaklar, ahşap cumbaları, balkonları, pencerelerden sarkan çiçekleri, mimari estetiği, merdivenleri ile gözümüzü ve gönlümüzü okşamaya devam ediyor.


Rumlar’ın çoğunlukta olduğu dönemlerde semt; Mega Revma (Büyük Akıntı) diye anılırmış. Bunun sebebi de Boğaz’ın en sert akıntısının; yani Akıntı Burnu’nun burada olması. Eskiden kayıklar Akıntı Burnu’na geldiğinde kürekler bırakılırmış, kıyıya atılan ipe 3-4 yedekçi asılır ve kayığı sabitlemeye çalışırlarmış. Hatta kayıkçıların çoğu karaya çıkıp kendilerini sağlama alıp burnu yürüyerek geçerlermiş. Bir rivayete göre bu hareketin aynısını Boğaz’dan geçen yengeç sürüleri de yaparlarmış.


Mega Revma döneminde semtte yaşayanların çoğu, geçimini balıkçılıkla sağlarmış. Tutulan balıklar ise ‘pazar kayıkları’ ile Boğaz boyunca denizden dolaştırılarak semt semt satılırmış işporta usulü. Denizden yeni çıkmış taze balıklar hemen Rum meyhanelerinin mutfağının yolunu tutarmış.


Günümüzde olta balıkçıları burayı mesken tutmuş, Boğaz’ın diğer sahilleri gibi. Özellikle haftasonu burada balık tutacak bir yer bulabilmek için biraz erken hareket etmelisiniz. Eğer yer bulamazsanız, yatların ve teknelerin demirlediği koy boyunca bir yürüyüş yapmak da alternatif olabilir. Buraya gelmişken bir de karnımızı doyuralım diyorsanız, sahilde sıralanmış balık restoranları eşsiz Boğaz manzarası ile sizleri bekliyor...


Arnavutköy bin 500 yıl öncesine uzanan tarihi ile İstanbul’un en köklü semtlerinden. Kentin keşmekeşinden sıyrılmak ama kentten de uzaklaşmamak istiyorsanız reçete çok basit; Arnavutköy’e geliyor, sahilinde yürüyüş yapıyor, banklarında soluklanıyor, sokaklarını ve tarihini keşfe çıkıyorsunuz...

 

SULTAN AHMET MEYDANI VE DİKİLİTAŞ

İstanbul Sultanahmet meydanındaki dikilitaş üzerindeki metinde ne anlatılıyor ? 

Bugün İstanbul’da dikilitaş adını verdiğimiz anıt, Eski Mısır'dan kalma bir eseridir. Eski Mısır’dan çıkarılarak dünyanın pek çok  kentlerine dikilitaşlar götürülmüştür. İstanbul’daki dikilitaş ilk olarak MÖ 1547 yıllarında Firavun III. Tutmosis adına Yunanlıların Heliopolis adını verdiği Annu kentinde dikilmiş. Üzerinde Hiyeroglif yazısı ile Tutmosis'in zaferleri anlatılmaktadır. Taş ilk olarak Bizans İmparatoru Constantinus’un dikkatini çekmiş ve Mısırlılara bir mektup yazarak bu taşın kendisine gönderilmesini istemiş:
“Gemileriniz Karadeniz’e çıkarken sizleri cömertçe karşılayan ve beslenmesine yardımcı olduğunuz bu şehrin güzelleşmesine katkınız olması için bu yekpare taşı yollamanız yerinde olur.”

Dikilitaş’ın İstanbul’a ne zaman gönderildiği tam olarak bilinmiyor. Bilinen, taşın kente geldikten sonra uzun süre yerde yatması. Birçok zafer kazanan imparator Thedosius başa geçtikten sonra bu dikilitaş’ı hatırlamış. Belki bu zaferlerini anlatması için Mısır krallarının yaptığı gibi bir dikilitaş dikmek istemişdir. Kadırga limanından hipodroma kadar olan mesafede özel bir yol hazırlatılarak taşın bugünkü yerine taşınması üç gün, burada bir kaide üzerine dikilmesiyse 32 gün sürmüştü. Belki bu sırada belki de daha önce taşınırken alt kısmındaki hiyerogliflerden biri zarar görmüş olabilir.

Taş, 390 yıllarında Bizans İmparatoru Theodosius’un emriyle Hipodrom’a dikildi. Kaidedeki kabartmalar üzerinde I. Theodosius, oğulları, karısı, Arkedios, Honorios ile İmparator II. Valantinianos görülür. Ayrıca dikilitaş üzerinde, Hipodrom sahneleri ve anıtın dikilişini gösteren tasvirler de vardır.

Pembe granitten yekpare yapılmış 19,6 , kaidesiyle birlikte 24,87 metre yüksekliğinde olan taşın dört yüzündeki metinse dilimize yaklaşık şöyle çevriliyor:

Kuzeybatı cephesi:
18. sülaleden Yukari ve Asagi Mısır'ın sahibi 3. Tutmosis, Tanrı Amon’a kurbanını sunduktan sonra Horus’un yardımıyla bütün denizleri ve nehirleri hükmü altına alarak hükümdarlığının otuzuncu yılı bayramında bu sütunu daha nice zamanların getireceği bayramlar için yaptırdı ve dikti.”

Kuzey cephesi:
“Gizli ve kutsal ismin her tecellisine mazhar olan tanrı Amon’a kurbanını büyük bir acz içinde sunduktan sonra, ondan yardımlar dilenerek güneyin dostu, dinin nuru iki tacın (Aşağı ve Yukarı Mısır) sahibi, kudretli hükümdar ülkesinin sınırlarını Mezopotamya’ya kadar götürmeye azmetti.”

Güneydoğu cephesi:
“Güneşin doğduğu sırada sahip olduğu altın renkleri dünyaya yayan Horus’un verdiği kuvveti, serveti, kuvvetli sevgi, saygıyı taşıyan ve Aşağı ve Yukarı Mısır’ın tacına sahip olan ve bizzat Güneş tarafından seçilmiş olan firavun, bu eseri babası Ra için yaptırdı.”

Güney Cephesi:
“Tanrı Horus’un lütfuna mazhar olan ve Güneş’in oğlu unvanını taşıyan Aşağı ve Yukarı Mısır’ın hükümdarı olan firavun, kudret ve adaletle bütün ufuklara nur saçtı. Ordusunun önüne geçti. Akdeniz’de dolaştı, bütün dünyayı mağlup etti. Sınırlarını Naharin’e kadar yaydı. Mezopotamya’ya azimle gitti, büyük savaşlar yaptı.

Dikilitaşın kaidesinde yer alan yazılarsa Doğu Roma İmparatorluğunda adet olduğu üzere Grekçe ve Latince yazılmış. Grekçe yazı bir anlatıcı ağzından şöyle diyor:

“Devamlı bir suretle yerde duran bu taşı dikme cesaretini İmparator Theodosius gösterdi ve yardımına Proclus çağrıldı. Bu şekilde otuz iki günde yerine dikildi.”

Latince metinse taşın ağzından yazılmış:

“Önceleri direnmiştim; fakat yüce efendimizin emirlerine itaat ederek, yenilen tiranlar üzerinde zafer çelengini taşımam gerekti. Her şey Theodosius ve onun kesintisiz sülalesine boyun eğiyor. Bana da galip geldiler ve reis Proclus’un idaresi altında otuz günde yükselmeye mecbur oldum.”

İstanbul'da pek çok tarihi eser var biliyoruz. Fakat yapılış nedenlerini, niçin yapıldıklarını ve hikayesini bilmek nedense ilgimizi çekmiyor. Turist mi olmak lazım?